28 Aralık 2006

0

e2

Öldük biz.

Akşamlarımızı Cnbc-e dizi programına göre ayarlıyorduk, şimdi bir de ufaklık çıktı e2 adında. Üstelik, bunu izlemek için bir de bizim odaya (güya misafir odası) uydu receiveri almamız gerekiyor kardeşle ortak.

Peki bu yeni bebiş kanalımızda neler var?
İlk olarak Dexter var. Siz Feet Under'ın David'i adli tıp görevlisini oynuyor bu dizide. Fakat ek iş olarak, katillerin izini sürüp onları öldürüyor. Bu güzel iç açıcı konuya yardımcı oyuncu ise Buffy ve Angel'de Darla'yı oynayan Julie Benz.

Bir diğer güzel dizi ise The Closer. Yine polisiye bir dizi fakat bu sefer başlarında zeki bir kadın polis var. Sorgulama konusunda kendini geliştirmiş olan bu hanımı izlemek isteriz tabii.

Listede süpriz bir isim var şimdi de: Masters of Horror!!! Evet, ilk defa bu dizi televizyon ekranlarımıza geliyor. Korku sinemasının, birçok yönetmeni bu seride buluşmuştu, ne zaman yayınlanacak diye beklerken e2'de görmek gerçekten süpriz oldu. Tobe Hooper'dan Dari Argento'ya; John Carpenter'den Takashi Miike'ye pekçok yönetmen kendi bölümlerini çekmişler.

Yine korkuyla devam ediyoruz, televizyon ve sinemaya ısınan Stephen King'in Nightmares ve Dreamscapes dizisi de e2'de. Rüyalar ve Karabasanlar adında öykü toplaması 1993 yılında basılmıştı, fakat bu mini dizideki 5 öykü oradan alınmış, geri kalan 3 öykü diğer King hikayelerinden uyarlanma.

Ve esas bombalar:
Conan O'Brien ve Jon Stewart!!!!
Conan O'Brien, Amerika'da yayınlandıktan sonra 24 saat geçemden e2 ekranlarında altyazılı olarak yayınlanacakmış!!! Ben zaten uydu alıcıyı bu adamı izlemek için almıştım, fakat NBC televizyonu şifreli çıkınca içimde kalmıştı. Şimdi izleyebileceğim, hem de hergece!!
Jon Stewart'ın Daily Show'u internetten çekip, tekrar tekrar izlemekten gına gelmişti. Bu güzel "haber" programı Global Edition derlemesiyle her hafta e2 ekranlarında olacak.

Ha, meraklısı için de ufak bir not, İspanya ve Almanya futbol maçları da e2'de olacakmış. Hiç hoşlaşmam; ama para vermişler o kadar, söyleyeyim dedim. :)

Bir kısmını yazdım, tanıtım yazısı gibi oldu ama daha pekçok program varmış. Bir uydu alıcısı alalım da, ondan sonra yazarım neler varmış daha..

26 Aralık 2006

0

The Prestige


Prestij. Film bir ilüzyon'un seyirciye ulaşabilmesi için kaç bölümden oluşması gerektiğini anlatıyor, Prestij ise bunun son ve alkış alan bölümü.

Kitabı yanılmıyorsam 1997 yılında çıkmış, fakat nedense filmi henüz çekildi. Türkçe'ye çevrilmesi neden bu kadar sürdü onu bilmiyorum bile.
Fazla uzatmadan filme geçelim. Bu sene sinemalarımız bol sihirbaz filmi gördü. İlüzyonist sonrası Hokkabaz, şimdi de sıra Prestij'e geldi. Film yapımcıları artık tek kelimelik isimler seçiyor, yakında filmlere isim kalmayacak.

Prestij'de sahneye hakim fakat kafası ilüzyon hilelerine pek basmayan daha çok bir şov adamı sihirbaz ile daha çok teknik meselelere kafa yoran fakat yaptıklarını süsleyemeyen bir başka sihirbazın çekişmesini, dalaşmasını ve de hesaplaşmasını izliyoruz.

Film fena değil. Filmler hakkında herşeyi anlatıp, seyir zevkini öldürenlerden hoşlanmam fakat üstü kapalı birkaç noktaya değinmek de lazım. İlk olarak film kendini izletiyor. Tamam birazcık karışık başlıyor ama kim kimdir öğrenince, olaylar çok kolay anlaşılıyor. Filmin zevkini kaçıran da bu zaten, hemen ikinci yarının başında; film kendi sonunu belli ediyor. Olayların çözüldüğü, filmi film yapan örgülerin yerleştiği son bölümü tahmine etmek, filmin puanını önemli ölçüde düşürüyor ki, bence bu kitabın hatası değil, tamamen filmi çekenlerin suçu.

Henüz kitabını bulabilmiş, dolayısıyla da alıp okuyabilmiş değilim. Ama büyük ihtimalle filmin düştüğü bazı yanlışlara kitap düş(e)memiştir. Bence hem kitabı okuyun hem de filmi izleyin. Yanlışlarına rağmen fena film değil.

Filmin açılışında dedikleri gibi, "Bir sihir numarası 3 bölümden oluşur, son bölüme Prestij denir. " Bu filmin "prestij"i ne yazık ki biraz yavan kalmış...

23 Aralık 2006

0

Beta, meta...

En son birkaç hafta önce birşeyler yazmak için girdiğimde, Blogger'in betaya geçme teklifiyle karşılaştım. Zar zor geçtik ama hiç hoşlanmadım yeni görünümden, bir daha da girmedim bloğuma. Fakat hergeçen gün yazacak şeyler birikti hatta gitti, o yüzden toparlamanın vakti geldi...

Yeni Blogger beta'dan çıkmış; hayırlı olsun. Bir de şu değiştirilmiş haliyle bloglarımızı yeni görünüme havale edebilsek; ne güzel olurdu.

5 Aralık 2006

2

Aaa, internet??

Cumartesi, pazar ve pazartesi. 3 günlüğüne internetim "attaaa" gitti. Tamam haftasonu evde değildim, hiç umursamadım, fakat pazartesi günü telekomun arıza servisine sinir oldum. Pzar günü sabahtan bir arayıp sordum, ne oluyor diye. "Kablolara bakın, spliter problemi" dediler. Bir daha aradım, arıza kaydı girmelerini rica ettim, "Sizin santralde problem var, yeni girilmiş bilgisayara" dediler.
Pazartesi günü 3 defa aradım, telefon hattını direk modeme takmam; routeri olan ve 3 senedir bilgisayarı açmadan internete bağlanabilen modemimin aslında internete bağlanması için bilgisayarı açmam gerektiğini (!) bir operatörden öğrendim. En sonunda arayıp arıza kaydımın durumuna bakmak istedim, fakat hiç girilmemişti. Evet, bu kadar aramıştım ve hiçbiri kayıt almamış. Yaklaşık yarım dakika süren telefon görüşmesi sonucu arıza kaydımı aldılar (direk bunu istemek gerekiyor demek ki) ve birkaç saat sonra da bağlantım geri gelmişti. Santraldeki problem devam etmesine rağmen, beni ayrı bir santrale bağlamışlar, arayıp söylediler. Bundan 4 saat sonra ise başka biri daha arayıp, internetimi sordu, teşekkür ettim. Demek ki neymiş, kablolama vve bağlantı konusunda yalan söylemek lazım telefonda, yoksa saçma sapan şeyler yaptıracaklar.

Önceki blog girişindeki yanlış alarm için de özür dileriz, farkettim ki sadece arkadaşım olabilir; bazı kendini bilmez yaşam formlarını dinleyip de iyi ki peşinde koşturmadık. :P

23 Kasım 2006

2

İyileştim??

1 haftadan fazladır süren faranjit tedavisi, ilaçların bitmesiyle sona erdi. Fakat 2 gece doğru dürüst uyuyamayıp, Çarşamba sabahı kötü bir boğaz ağrısıyla kalkınca dün yine hastaneye gittik. Bu sefer başka bir doktora göründüm, ve Akut Faranjit'ten Kronik Sinüzite terfi ettiğimi öğrendim. Süper ilaçlar yazdı, hatta birinin içinde sadece 7 tane var; günde bir tane alınacak ve bilmemne DNA'sıyla etkilşime filan giriyormuş. Ufacık şey, neler yapıyor...

1 hafta sonra tekrar kontrole gideceğim, esas teşhis o zaman belli olacak. Ayrıca doktor burnuma yamuk dedi, hiç de öyle durmuyor ama biz anlamayız tabi doktor haklıdır elbet. Doğru dürüst nefes almaya başladığımda o da kesin belli olur zaten, hayırlısı.

Bu arada tiyatro işleri aynen devam ediyor, her haftasonu çok eğlenceli geçiyor. Bir sürü yeni insanla tanışıyorum, kurslar da fena gitmiyor. Bana pek uygun olmadığını farkettim bakalım oyunda ne yapacağız? Ayrıca geçenlerde uzun zamandır görmediğim bir arkadaşımı gördüm ve sanırım ondan hoşlanıyorum. Ama ne yazık ki yapılacak birşey yok bu konuda, böyle kalmak zorunda...

26 Ekim 2006

0

Nerede o Eski Bayramlar??

Nerede? Biliyorum aslında, hepsi geçmişte kaldı. Bu soruyu soranlara "ne kadar eski bayramlar"ı özlediklerini sorarsanız, çoğunlukla aynı cevabı alırsınız. Şu "ben küçükken..." diye başlayan cevaplardan.

Bayramlar aynı bayramlar aslında. Fakat yıllar geçtikçe bayramlar, yaşlandığımızı tüm sülale fertlerini bir arada getirerek acı gerçeği yüzümüze vurmaya hiç çekinmiyor. Bu yüzden yeni gelenleri sevmiyoruz galiba. Küçükken herşey daha güzeldi; mutlu olmak için elini öpmeye gittiğin teyzenin gülüp, gözlerinin içine bakarak "Bir tane daha alabilirsin." demesi yeterliydi. Fakat artık değil. Artık gelen şekeri de reddediyorsun, mutlu olmak ne kelime! Evden çıkmamak için bahene bile uydurursun. Bu "büyüdüğünü" gösteriyor sadece, bayramların kötüleştiğini değil.

İçinde bir yerlerde çocukluğunu kaybetmeyenlerin geçmiş bayramı kutlu olsun; bir dahakine daha çok şeker toplama ümidi ile..

16 Ekim 2006

2

Bilgisayarım Bozuldu

Çok ilginç. Bugüne kadar bilgisayarımın güç kaynağı patladı (duman + yüksek bir ses), ses sisteminin kablolarını yeniden çekmek zorunda kaldım, ses çıkmadı, monitörün camındaki ince film tabakası soyuldu, anakart yandı, ekran kartı yandı en son da dvd'den gelen dolby kablo, jack'ın itina ile ezilmesi suretiyle kullanılmaz hale geldi. Peki bunların ortak noktası ne? Hepsi evde temizlik varken oldu.
Bu işlerde parmağı olan temizlikçiyi ve annemi kutluyoruz, kirleri kabarsın diye bilgisayarı ne zaman sıcak suya bastıracaklar merak ediyoruz. Ellemeyin şunu diye diye dilimde tüy bitti, "ellenmemiş" masa dün bıraktığımdan 2 karış dışarıda duruyor. Nesi bozuk bilmiyorum da, bir çalışıyor bir çalışmıyor.

Güzel haber olarak da cumartesi günü Mahşer-i Cümbüş'ün atölye çalışmalarına başladım. Birazcık yorulduk ama öğrenirken eğlenme diye buna diyorlar heralde. Ayrıca bu işin ne kadar zor olduğunu da farkettim...

12 Ekim 2006

0

Oyun

IDéEFIXE Oyun Kitap
Bu kitaba geçen sene NLP ve ilüzyon forumlarını turlarken rastlamıştım. Baktım Türkiye'de yok, orjinalinin okudum.

Neil Strauss (Yada Style diyelim :) bir yazar olarak kadın avcılarının arasına girip, onlardan biri olmasını anlatıyor bu kitapta. Fakat durum sanıldığından kötü. Kitap tanıtımını okudğunuzda, "İstediği kadını elde edebilen ve lüks villalar, otomobiller alabilen bu avcılar başak ne ister ki?" diye düşünebilirsiniz. Ama kazın ayağı öyle değil. Kadınların piskolojisini "çözmüş" olsalarda, kendilerininkini düzeltemedikleri için bunalımdan kurtulamıyorlar. Ve özellikle burnu havalarda, kendini ulaşılmaz sanan kadınların aslında ne kadar kolay yem olduklarını görebilirsiniz bu kitapta.
Bunların başındaki çıban Mystery amcanın da çıkıp numaralar yapması sinirimi bozsa da, forumuna girmişliğim olduğundan birşey demiyorum kendisine. Ama Amerika'da iş nasıl çığrından çıkmış, görmeniz gerekiyor. Peki bu kitap sadece Amerika için mi geçerli?? Hiç de değil, çünkü Bodrum'da bunları uygulayan birçok kişinin olduğunu biliyorum.

Peki bunları neden yazıyorum? Herkes okusun da, kimse böyle tuzaklara düşmesin diye. Holywood çoktan film çalışmalarına başladı, Neil amca paraya para demiyor; kadınları etkileme sanatını binlerce dolara satıyor. Filmden önce kitabını okuyun, şaşıracaksınız...

IDéEFIXE Oyun Kitap

10 Ekim 2006

0

60 Yaş

Dün annemin dürtmesiyle uyandım. Onlar önden gittiler, ben de hazırlanıp çıktım. Eve vardığımda, eniştemin ayakkabıları apartmanın önünde duruyordu. Edirne'den, Bodrum'dan ne kadar akraba varsa herkes oradaydı. Huzur içinde yat, enişte.

Konuya fazla girmeyeceğim, tek birşey söylemek istiyorum. Eniştemin hastalığının ilerlemesinin en büyük sebebi sigaraydı. Hasta olduğunu öğrendiğinde bile içiyordu, ilerleyince bırakmak zorunda kaldı. 4 gün önce "Hayatımı boşa harcamışım; gençken bir sigarayı söndürür, diğerini yakardım." demiş. Sigara ve içenlerle ilgili fikirlerimi bilen bilir, zaten arkadaşlarımın tamamı sigara içmez. İçenlerden biri arkadaşım olursa da bırakması için elimden geleni yapmışımdır, yaparım da. Arkadaş arkadaşa sigara ikram etmez, düşmanlara özgü bir davranış bu...

5 Ekim 2006

0

Öfkeli Kalabalık Blog'umu Bastı!!

Bu sefer değişik bir flash sitesi buldum. Oldukça eğlenceli özellikleri var. Mesela başlıkda da okudğunuz öfkeli kalabalık gibi:
Öfkeli Kalabalık Blog Bastı

Site bir flash sitesi, ve yukarıdaki bölümleri doldurarak istediğiniz siteye saldırma ya da çiçekler kondurma fırsatı veriyor. En güzellerinden biri de, bir bebek tarafından sitenin kötü emellere alet edilmesi:
Duvarlar bitti, bebek siteme göz dikti

Tüm özellikleri denedikten sonra pek bir güzelliği kalmasa da, değişik sitelerde istediğiniz yeri kesip biçebiliyorsunuz. Ağzına kadar suyla doldurup, akvaryum yapabiliyorsunuz. Yazın istediğiniz bir siteyi yukarıya, marslılar saldırsın sonra.

Bir deneyin.. :)

3 Ekim 2006

0

Beyza'nın Kadınları



Mustafa Altıoklar'ın bir önceki filmi Banyo'yu izlemedim henüz. Korku/gerilim filmlerini sevdiğimiz için önceliği bu filme ayırdık kardeşimle beraber.

İlk olarak, çekimden biraz söz edeceğim. Zira filmi izlerken, özellikle iç mekanlardaki ışık, açı ve kamera kullanımı Amerikan filmlerini aratmayacak düzeyde güzeldi. Fakat kamera dış mekana çıkınca, tipik Türk filmi izlerini görebildik.

Konuya biraz değinecek olursak, spoiler vermeyi sevmem biliyorsunuz, filmin adından tanıtımına kadar heryerde görebileceğiniz gibi çok kişilikli bir kadının etrafında geçen cinayet zinciri anlatılıyor. (Merak etmeyin filmin ilk sahnelerinden belli zaten bu olay, spoiler falan yok hala :)
Konu Türk filmlerinde pek rastlanmayacak kadar değişik, biraz şiddet sahnelerine de yer verilmiş, tipik Amerikan korku filmleri havasında bir yapım.
Oyunculardan Demet Evgar harika. Gerçekten güzel bir oyunculuk sergiliyor ve filmi sürükleyebiliyor. Fakat aynı şey ne yazık ki Tamer Karadağlı için geçerli değil. Her hareketinde "taş fırın erkeği"nin havucu kovalamasına tanık oluyoruz sanki. Keşke önceden düşünüldüğü gibi, Okan Bayülgen oynasaymış bu rolü. Levent Üzümcü'nün rolü pek büyük değil fakat sonlardaki senaryo zayıflıklarından nasibini alıyor oyuncu olarak.
IDéEFIXE Beyza'nın Kadınları DVD
Sonuç itibari ile, Türkiye'de pek fazla korku filmi çekilmiyor -DU. Nedense yeni neslin, Amerikan gençlik korku filmlerine karşı olan ilgisi sayesinde, Türk gişe sineması bu türe yönelik çalışmalar içine girdi. Peki bundan rahatsız mıyız? Hiç de değil. Çok iyi bir film olmasa da, kötü denmeyi de haketmiyor. Sırf Türk gerilimlerinden biri olduğu için bile izlenmeyi hakediyor.

IDéEFIXE Beyza'nın Kadınları Müzik Cd'siIDéEFIXE Beyza'nın Kadınları VCDIDéEFIXE Beyza'nın Kadınları DVD

2 Ekim 2006

0

Başka Bahara

Bugün askerlik şubesine gittim yine. Öğrendim ki, Kasım'da gidemiyorum askere. Aralıkta tekrar gideceğim şubeye, boşu boşuna gitmiş oldum o kadar yolu. Güya aramıştık geçenlerde, telefonu açanın da haberi yokmuş olaydan. Üzüldüm..

Dün gece apartmana hırsız girmiş. Bizim kömürlük kapısını zorlarken farketmiş apartmandakiler, kaçmış. Hiç ses çıkartmadan apartmanın demir kapısı ve kömürlükteki 2 asma kilit ve demirlerini nasıl kesmiş anlamak mümkün değil. Apartman boşluğuna kamera koyulması gündemde.



Bu resim de ramazan hatırası. Bugün Cnbc-e dergimiz gelmiş, görüldüğü üzere bu sefer etiketi içinde olduğumuz aya uygun olarak itina ile yapıştırılmış; bu başarılı çalışma için kendilerini tebrik ediyoruz.

21 Eylül 2006

0

Bugün hava kasvetliydi buralarda

Ben de sıkıntıdan dışarıyı izledim. Yağmur yine sel oldu aktı sokaklarda, kimse kalmadı. Arabalar lastiklerine kadar gömüldü sulara, yine de yavaşlamadılar.
Yarın askerlik için başvurunun son günü. Eğer Kasım'da gitmek istiyorsam gidip dilekçe vermem lazım, bütün gün canımı sıktı bu. Bir ay önce olsa çoktan vermiştim dilekçeyi ama bugün? Hiç bilmiyorum.

Herşeyden elimi eteğimi çekmeye başlamışken, bu sefer yeni bir dernek çıktı karşıma. Ve ilk iş olarak da Mahşer-i Cümbüş'ün çıktığı mekanı Hayalhane'yi kiralamayı düşünüyoruz. Tabi bu projeyi kimseye anlatmamaya çalışıyorum, çünkü bir nevi Murphy kuralıdır, planlanan birşeyi ne kadar çok ister ve anlatırsan gerçekleşme ihtmali o kadar azalır. :)
Eğer ig orayı tutarsa organizasyonda ben de olacağım bu sefer, geçen sene izleyici olarak gittiğim gösterileri hazırlama şansı; ama bir de askerlik var işte.

Bilmiyorum, canım sıkılıyor bugün sadece...

7 Eylül 2006

0

Ekşi'ye Girdim!

Sonra da çıktım..

Bunun üzerinde bayılmadıysanız, anlatayım. Dün birkaç şeye bakmak için ekşi sözlüğe girmiştim. Bu insanları kimler yazıyor diye düşünürken, kendi adıma bakmak aklıma geldi. Gerçekten çok şaşırdım. Biri Şubat'ta adıma başlık açmış, işin kötüsü şu anda görüştüğüm bir kimse de değil; eskilerden çünkü kim olduğunu hatırlamıyorum. Bir mesaj bıraktım bakalım kimmiş. İnternette gerçek ad ve soyadımı da pek kullanmadığımdan oldukça şaşırdım.

Bunun dışında sıcaklar geri gelmeye başladı İstanbul'a. Git gide sokağa çıkmak daha çok terletiyor insanı, yazlığa kaçmak gerekiyor; fakat hala kitaplarımı bekliyorum Amerika'dan. Adamların ilk kolisi geldi, kitaplar başka yerden yola çıkmış bir de onları bekleyeceğiz. Bu arada keşke Venus tohumlarını da alsaydım hazır evdeyiz nasılsa.

Günün dialoğu:
Eve dönmek üzere aktarma yaptığım otobüste, en arkada yaşananlar:

1. Adam: Bu otobüs Haznedara mı gidiyor, Güneşliye mi? (Adam hiç bakmadan binmiş, aktarma ücretsiz ya! Belki de unutmuştur..)
2. Adam: Hmm. Bilmiyorum ki. (Yuh. Hadi o bilmeden bindi bir otoübüse, sen nereden bindin? Hadi iki kişi hiç bakmadan bindiniz, nasıl da yan yana oturup bu süper bilgilendirici sohbeti yapıyorsunuz?)
1. Adam şaşırıyor tabi, kendi gibi birini buldu diye. Bu sırada 2. Adam başka bir soruyla karşılık veriyor: - Sen nereye gidecektin?? (Otobüsü kaçıraklar heralde)
1: Adam: - Bir yere gitmiyorum! (Kesin ücretsiz diye binmiş bu. Neyse ki tam bu anda, kendinde olan bir teyze olaya giriyor ve ne otobüsüne bindiklerini bu ikisine hatırlatıyor...)

3 Eylül 2006

0

Mahşer-i Cümbüş

Dün gerçekten de cümbüş gibiydi. 3 ayrı etkinlik vardı ve ben sadece 2 tanesine gidebilecektim. Hatta birini, bu tiyatro-sporu yapan grup yüzünden kısa kesmek zorunda kaldım. (Hatta ilk defa IG derneğinde sahneye çıkmama rağmen, biraz ani oldu ama olsun.)

Apar topar Mahşer-i Cümbüş 'ün çıktığı Hayalhane'ye yetiştikten sonra "oyun" başladı. Aslında oyun demek yanlış olur zira ortada tiyatro olarak yazılı bir oyun yok fakat 2 takımın yarıştığı bir müsabaka var. Bu yüzden yaptıklarına Tiyatro Sporu (TheatreSports) adını yakıştırmışlar.

Tek kelimeyle, bayıldık. Gülmekten, beğenmekten ve "bu salonun neden yarısı boş?" diye düşünmekten gına geldi bana. Fakat anladım ki, televizyonda 2-3 bölüm yayınlanan programları olmasa bizim yerimiz de boş kalacaktı, tamamen kendi eşekliğimiz işte. O yüzden ben buraya yazıyorum, okuyan birileri de öğrensin diye; mutlaka bir kez izlemeniz gerekiyor bu sporu. Bizi bir kere kesmedi, 15 günde bir gitmeyi düşünüyoruz hatta kombine bilet isteyeceğiz kendilerinden.

Sahneye çıktıkları yer olan Hayalhane sanırım kendilerinin. Oldukça şirin ufak bir salon; kendileri işletiyorlar gibi bir izlenime kapıldım. İstanbul'da yaşayanlardan beklenmedik bir şekilde çok canayakın bir grup bu Mahşer-i Cümbüş ekibi. Gelenleri karşılıyorlar, biletleri kendi kesiyorlar, arada sizle oturup giderken de arkanızdan el sallıyorlar. Ben bunun %1'i kadar bile eğlenmediğim oyunda, sanki çok büyük işler başarmış gibi gerinen oyuncular gördüm.

Şu anda sezon tam açılmadı için sadece Cumartesi günleri 20:30'da sahneye çıkıyorlar. Ekim'de ise ayrıca interaktif uzun bir oyunları olacak Cuma günleri.
Hayalhane, Sadri Alışık Sokak, No:24 Kat:4'te. Kısaca Taksim Meydanından aşağı inerken cami'nin karşısındaki Swatch dükkanının (ki aşağı inerken solda kalıyor bu saatçi) yanından giriyorsunuz, polis merkezinin hemen 2 apartman ilerisinde. İki saat kadar gülüp eğlenmenin bedeli ise sadece 10 milyon. Çoğu sinemadan ucuz, kesin ek iş yapıyorlardır bunlar; zaten bizim ülkemizde tiyatrodan para kazanılmaz heralde. Fazla uzatmayacağım, 15 gün sonra yine gideceğiz ondan sonra belki uzun uzun yazarım, şimdilik bu kadar. Aşağıda web sitelerine linki veriyorum. Eğer siz de bizim gibi şehir ve devlet tiyatrolarından bıkıp, eğlenceli bir gece geçirmek istiyorsanız; özel tiyatrolardaki oyunlar da değişmiyor- bilet fiyatları uçmuşsa şuraya mutlaka bir bakın.. :
http://www.mahsericumbus.com/

17 Ağustos 2006

0

İstanbul Sıcak!!

Bu sabah geldik Bodrum'dan. Bir tatil daha bitirdik.
Her zamanki gibi Bodrum pek değişiklik yok, neredeyse aynı tip insanlar doldurmuş, bir iki yer açılıp bir iki tanesi de kapanmış. Ayrıca koca bir katamaran getirmişler gerisi hep aynı.

Yeni insanlar tanıdık, yeni yerler pek göremesek de yeni yemekler yedik. Tatilin olayı Yasmine Oteldeki günübirlik turlarımızda yediğim bir pastaydı. Zaten kardeş havuzları yoklarken ben açık büfeler konusunda ihtisasımı yapmış durumdayım.
Farkedilen bir diğer olay ise artık otobüslere alıştığım. Doğru dürüst sığmasamda rahat rahat uyuyorum ya, Edirne'de okurken kazanılan bir yetenektir heralde. Millet okurken bir sürü şey öğrenir, ben otobüste uyuyabilmeyi geliştirdim. :)

PSP'de Worms oynarım diyordum sadece bir kere oynayabildim, toplamda aldığımdan beri 3. oyunum oldu zaten. (1. İlk yüklediğimde denemek için, 2. Faik-Ben-Seçil, 3. de bu) Götürdüğümüz filmleri izlemek zevkli oldu gerçi orada pek zaman bulamadık buna.
Kitap olarak da zorlukla bulduğum Neil Gainman'ın Yıldız Tozu ve Amerikan Tanrıları'nı bitirdim. Bir NLP kitabına başladım. NLP'ye başlamamla Neil amcanın kitaplarının ne kadar akıcı olduğunu farkettim. Özellikle Amerikan Tanrılarının pek çok süprizi ortada belli oldu, ama kardeş "Neil amcanın yazımı öyle, Sandman'de de öyle oluyor" deyince durum anlaşıldı. Yaptığım para oyunlarını kitapta bulmak ayrı bir keyifti. (Bizimkiler görmesin gerçi neredeyse tüm sırları ortaya sermiş)

Bir sürü hikaye buldum, hiçbirini oturup da yazamadım yarısını unuttum bile. Değişik yerlere çıkma gerçekten iyi geliyor yeni fikirler bulmak için. Dönerken blog için de bir kaç link düşündüm onları ekleyeyim bari, böylece oyun yazılarını bir yere toparlayabileceğim.

Sahiller ve geceler yine aynı. Bir sürü acayip insan ve denyo dolu, özellikle ayakları yere basmayanlar bol bol mevcut. İstanbul'da denize don ile girenleri tespit edip engelleyen ekipten, Bodrum'a da lazım. Teyzeler yaşlarına, kızlar da kilolarına bakmadan ipli bikinilerle, iplere isyanları oynatıyorlar. Satıcıların dediği "Bu size çok yakıştı" laflarına kanmamayı ne zaman öğrenecekler acaba?

Gelecek sene Bodrum'a gitmeyi pek düşünmüyorum artık, belki başka bir yerlere kaçarım. Unutmadan Akçabük'teki en genç teyze Işıl'a selamlar saygılar.. :)

25 Temmuz 2006

0

Oyunlara Kısayol

Blogdaki oyunlar biraz zor bulunduğu için buraya link olarak ekleyeceğim. Filmlerin sayısı artarsa onlara da böyle bir sayfa açarım.

Black & White 2 (PC) : Peter Molyneux'un ismi, oynamak için yeterli.
Carom 3D (PC) : Oldukça eğlenceli online bilardo oyunu.
Classroom ,The (Flash) : İnek öğrenciden kopya çekelim..
F.E.A.R. (PC) : Yeni nesil FPS'lerinden. Korku öğeleri barındırıyor.
Movies ,The (PC) : Oyunları seviyorsunuz, peki ya filmleri? Buyrun kendi Hollywood stüdyonuzu kurun.

Edit: Artık tag sistemini kullanabildiğim için, buna gerek kalmadı.

22 Temmuz 2006

0

Maket Jüri'de

Bu da maketin son halidir. Ayşe Hoca maketi diğer öğrencilere sergilemek istediği için aldı, bu yüzden alalacele bulunan bir dijital makineylen çekilen bu görüntüler kaldı yadigar.
Aslında cep telefonuyla da çekmiştim ama bunlar yeterli.

Dikkat edilmesi gereken hususlar, makete sonradan eklenen pencere ve kaplama detayları, etrafa ekilen çimler ve sağda solda bulunan 3d fotolardır. Çatı iki parça oldu, çünkü sağ taraftaki yuvarlak bölümün çatısı pek iyi bir birleşim vermiyordu diğer çatıyla, ayrıca altında bulunan bölümdeki çıkabilen üst kat planları bazen kaydığı için ufak bir yerleşim problemi olabilirdi.


Hocalar beğendi, "Ne uğraştın bu kadar" dendi. :)
Seviyorum maket yapmayı işte..

19 Temmuz 2006

0

Maket: Gitmeden Önceki Gece


Dün Faik bilgisayarımın başındaydı, 3 boyutlu modellemeyi düzelttik biraz. Bu yüzden maketle ilgili fotoğraf çekemedim. Bu sabah kalktığımda kendisi yandaki haldeydi.

Kardeşim çatı ışıkılıklarını kesiyor, (şu an GTA San Andreas açmış oynuyor) ben de çevre çimleri için çıktıları bastım bilgisayardan. Keşke biraz daha zamanım olsaydı daha da uğraşabilseydim.

Yarın saat 9:30 da teslim var, akşama da dananın kuyruğu kopacak. Hadi hayırlısı.

17 Temmuz 2006

0

Maket: 3. Alaca Karanlık

Bugü de kaldığımız yerden devam ettik. İlk önce alt katı açılan boşluğa yapıştırıp duvarlarını çekmeye başladık.
Bu duvarlar bir üst katın kopan parçasını taşıyacak. Yani umarım. :) Ufak yuvarlak mekanı daha ince bristolle kaplayacağım onu bıraktım şimdilik.

Üst katı koyup onun çevre duvarlarını geçirmeye başladım burada. Halen katı nereden keseceğim konusunda en ufak bir fikrim yok. Teslim biraz daha yaklaşsın, kafadan keseceğim gibi duruyor.


Fakat esas problem yuvarlak kafeterya alanı. Oranın nasıl olacağı konusunda en ufak bir fikrim yok henüz, yarın ola hayrola... Şu sağ tarafın duvarlarını da bitirip yatayım bari.

16 Temmuz 2006

0

Maket: İkinci Gün


Bugün maket bayramının ikinci gününü kutladık. Arsada açtığımız delikle başlayan gün, kütle planlarının basılması ve maket kartonuna yapıştırılmasıyla devam etti. Yapıştırılan ve kesilen kartonlar kurumaları ve düzelmeleri için çok gelişmiş bir makine içine kondular.



Bir süre sonra paftaları çıkartıp, kütle kesimi için hazırlık yapıldı. Resimde biricik bıçağım X-Acto da görülüyor, her maket için 1-2 uç yediğim bu bıçak olmadan maket de olmaz. Yuvarlak kısımlar itina ile kesildiler, geçen haftasonu aldığımız yuvarlak kesen maket bıçağı ile biraz iz yapıp, X-Acto'yla düzelterek kütleleri kartondan ayırdım.


Hep yetişir yetişir diyordum, biraz yavaş başladım bu sefer. Hadi hayırlısı.

15 Temmuz 2006

0

Geleneksel Maket Günleri Başladı


Bugün maket için start verildi. Sabahın köründe (11 suları), kalkıp Bakırköy'e inip işlerimi hallettim, malzemeleri toparladım, projenin çıktısını kartona aldım. Arkasından eve gelip bir duş alarak arkadaşlarla buluşmak üzere (Masal Evi -yine) karşıya geçtim. Her zaman ki gibi geç kaldım tabii ki. :)

Mukavva ve bilimum maket malzemelerini toparladım, çevre kırtasiyeleri özellikle mukavva alımıma "Ne yapacaksın bunları?" şeklinde ilgi gösterdi. Israrla 4 mm'lik istediğim için olabilir bu. Birazdan arsayla başlayacağım, bakalım ne kadar sürecek, şu proje bitsin artık...

7 Temmuz 2006

6

The Classroom

Edirne'deyken asistanların odasında gördüm bu oyunu. 4. Bölümü geçmeye çalışıyorlardı. Oturdum geçtim 15 dakikada. Oldukça eğlenceliydi, şimdi budan bahsedelim biraz.

Bu bir flash oyunu. Kopya çeken bir genci yönetiyoruz (mavi kafa). Sınıfta bir inek öğrenci var (sarı kafa) ve öğretmen (kırmızı kafa) başka yerlere bakarken kalkıp bu ineğin yanına gidiyor (ok tuşları) ve kopyamızı çekiyoruz (sol fare tuşu). Tabi çektikten sonra sıramıza geri dönmemiz gerekiyor.

Gereksiz yere zorlanmış 4. bölüm dışında çok da zor bir oyun değil, en önemlisi de oldukça zevkli ve sade olması. Kimi zaman öğretmenin çok saçma yerlerden bizi görmesi sinir bozsa da, çok fazla kasmadan rahatlıkla bitirebilirsiniz. İlerki bölümlerde göreceğiniz "Bowling for Columbine" olaylarına da dikkat.

Ayrıca oyun çok tutunca yapımcılar yeni bir versiyonunu da çıkardılar, onda da üniversiteye gidiyoruz. Onun için henüz vaktim olmadı, belki yine Edirne'de kısmet olur. Oyunu yapımcıların sitesinden oynayabilirsiniz.

6 Temmuz 2006

0

Şato

Bir şato. Büyük. Boş odalar.

Bir hayal belki çiziyorsun. İçine hayallerini koyuyorsun dışı çizgilerinle buluşup anlam kazanıyor.

Kötü. İstemediğin gibi kullanılmak isteniyor. Senin yarattığını başka şeyler için kirletmek isteyenler var.

Onlara vermektense yok ediyorsun. Hayallerin de peşinden gidiyor. Sonuçta yine kaybeden sen oluyorsun, kendi yarattığın bu dünya içinde.

Kirli bir iş. Ellerine bulaşıyor hayallerinden arta kalanlar, klavyeyi de karartıyorsun arada. Çizdiklerini ters bırakıyorsun, görünmesin; kirlenmesin.

Sürekli değiştiryorsun yazdıklarını, gerçekten zor bazı hayalleri kovalamak. Hem ben hiç şato hayali kurmadım ki. Anlıyorsun boşa çizdiğini. Tek istediğim ufak bir kasabada, dağ kenarı- orman ve bir dere üçlüsü arasında güzel bir ev. Bu kadar...
0

Blues Brothers Band Geliyormuş

Blues Brothers ve Blues Brothers 2000 filmlerinde orjinal kadroya dahil olan 4 üyenin yanlarına en iyi rhythm & blues sanatçılarını da alarak kurdukları bir grup bu. Ve bu grup dünya turnesi kapsamında İstanbul'a da uğrayacak. 9 Eylül Cumartesi akşamı, Parkormanda kesintisiz 8 saat sürecek bu "Cazcı Kardeşler" gösterisini kaçırmamak lazım.

Rock'n Coke ile başlayacak Eylül ikinci haftasını da şimdiden doldurdu. Blues Brothers'in soundtrack albümünü hala dinliyorum. Taşınabilir müzik sistemlerimin hepsinde mutlaka bulunur, telefonuma bile koydum albümü, sıkıldıkça dinlerim. Bakalım canlı nasıl olacak. Organizayson ve grupla ilgili bilgiler burada, biletler ise Biletix'de.

5 Temmuz 2006

0

The Museum of Contemporary Architecture

Müze'nin ortasını biraz daha mı küçültsem? H. Hoca'da öyle demişti zaten. Bilmiyorum. Giriş zaten problemli gibiydi, üçgen kalabilir; daire çok fazla tekrar duracak. Sağdan gelen kafetarya için arkada servis girişi lazım, bu da aşağıdaki depo ve teknik servisleri zor duruma sokuyor. Isıtmayı sağ kola kaydırsam iyi olur.
Çarşamba teslim var. Salı akşamından gitmeliyim Edirne'ye. Salı'dan önce bir deneme çıktısı almak lazım, layerleri görmek için. Boyama için vakit kalabilir, renkli almayalım.
Faik 3 Boyutluya geçebilecek mi acaba? Ahmet bu akşam geliyor. K. Hoca sağolsun haftasonu toparlamasaydık işim iyice yaştı.
Çarşamba teslim var. Bir haftadan az kaldı. Fakat bu son. Artık iyice sıktı bu projeler beni. Evdeki 3. bilgisayarı ne diye götürdüm ki Edirn'ye. Bu sefer bir kişi eksiğiz.
Neyseki sıcaklar yok, geçen haftaki gibi. Hatta haftasonu üşüdüm bile Edirne'de.
Acaba müze tefrişini değiştirsem mi? Orta bölümdeki merdivenlere birer asansör eklemek gerekecek; Ü. Hoca çok dikkat eder, engelli düzenlemelerine.

Çarşamba teslim var. Sonrasında maket var.
Perşembe günü de jüri. Sonrasında ne var bilmiyorum..
İşte bunu seviyorum..

8 Haziran 2006

4

A Fool

"I could not become anything:
Neither bad nor good,
neither a scoundrel nor an honest man,
neither a hero nor an insect.

And now I am eking out my days in my corner,
taunting myself with the bitter and entirely useless consolation that
an intelligent man cannot seriously become anything;
that only a fool can become something."
Fyodor Mikhailovich DOSTOEVSKY,
Notes from Underground


Editör notu: Türkçe meali nerede diye merak edebilirsiniz. Fazla merak etmeyin, belki çok yakınınızdadır.

4 Haziran 2006

0

%99 !

HL2: Episode 1 çıkmasıyla, ne zamandır giremediğim Steam'de ne var ne yok diye bir bakayım dedim. Güncellemeler bir türlü bitmek bilmedi. Hala da sürüyor, canımı sıktı ben de bloguma şikayet edeyim dedim. :)

Yahu bu güncellemelerde bu kurulumlarda şu yüzdeleri nasıl ayarlıyorlar anlamıyorum. Ya ilk kısım çok hızlı geçip %99'da iki saat bekliyor; yada ilk kısımlarda iki saat takılıp %99'ı bir saniyede geçiyor. Ortası yok. Ne olacağı tamamen süpriz, nasıl beceriyorlar bilmiyorum. Heralde özellikle yapıyorlar.

Güncelleme hala sürüyor tam iki saat oldu %99'da. Ben buraya yazmakla hızımı alamadım bir kaç mail atayım şirkete. Bir dur diyelim artık şu rezilliğe. :)

1 Haziran 2006

2

Prison Break (Yine?)

Evet yine ve yeniden Prison Break. Neden peki? Çünkü geçen hafta ne olacak diye beni süründürdü. Bir hafta boyunca bu günkü bölümü beklettirdi, üstüne üstlük başka kanaldaki haber programları yerine kendini izlettirdi. Pazar günkü tekrarı bile bekleyemedik, evde kardeşle oylama yaptık ve gecenin izlencesi Prison Break oldu. Normal..

Normal olmayan ise, başka bir dizi olsa çoktan tüm bölümlerini internetten bulup arka arkaya izlemiştik. Ama bu diziyi gerçekten sevdiğimden bunu yapmayacağım, kardeşim yolacak beni, dayanacağız artık. :)
Buyrun, forumlarda kullanabileceğiniz Prison Break imzası, istediğiniz gibi kullanın, bilmeyenleri uyarın:

28 Mayıs 2006

0

Amerikan Futbolu Şampiyonu Boğaziçi Üniversitesi



Dün İnönü Stadında, Amerikan Futbolu Şampiyonluk maçı vardı. VIP tirbün biletlerini arkadaşım Ahmet dağıttığından içeri beleşe girebildik. Aynı zamanda Kanal 1'in de açılış günüymüş heralde, her yerde 1 logolu elemanlar vardı, ama en güzeli de maç öncesi "Amerikan Futbolu Kural Kitapçığı" dağıtmalarıydı. Nasıl birşey olduğunu az çok biliyorduk fakat ne olduğunu anlamayınca pek zevki çıkmazdı.


Maç Boğaziçi Üniversitesi ve Ege Üniversitesi arasındaydı, Amerikan Futbolu ve Beyzbol federasyonu yeni kurulduğundan ilk şampiyonu bu maç belirledi. Bir kere oldukça kalabalık bir takımla oynanıyor bu oyun, yaklaşık 34 kişilik takımlar vardı, sahada aktif olarak oynayan kişi sayısı ise 11'er. Takımlar 11'er kişilik 3 ayrı takım çıkarıyorlar; bir özel takım, bir defans takımı ve bir saldırı takımı. Sahadaki duruma göre takımlar yer değiştiriyor ve oyuncu değişim hakkı sınırsız. Maç öncesinde sahaya çıkıp, kasklarını çizgiye dizen oyuncular ısınma sonrasında maça başladı. Sol tarafta ise başlama vuruşu görülüyor.
Hızlı başlayan maçın ilk çeyreği bittiğinde (15'er dakikalık 4 çeyrek üzerinden oynanıyor, fakat bizim futbol maçları gibi tam ortada 15 dakika ara veriliyor; 1-2 ve 3-4 beraber oynanıyor, takımlar yer değiştiriyor sadece) maçın sonucu da biraz şekillenmişti. Ege Üniversitesi takımı hücum da zorlandı ve süre ilerledikçe Boğaziçi Üniversitesine karşı koymakta zorlandı. Ve sonuç olarak da 30-8 skoruyla Boğaziçi İlk resmi şampiyonluğunu almış oldu. Sağ resim de takımı sevinirken görebilirsiniz, biraz yukarıda solda siyah tşörtlü uzun saçlı kişi de antrenörleri. Şampiyonluk kupalarını ve şempiyonluk yüzüklerini federasyon başkanından aldılar, ben de Ahmet'ten gelecek sezon için kombine bilet sözü aldım, artık önümüzdeki maçlara bakacağız.


Televizyondan maç izleken merak ederdim, bu kameramanlar ne yapar diye; gördüm ki çok da arahatlarmış. Bir tanesi zaten ayakkabıları atmış, sahada yalınayak dolaşırken devre arasında biraz da kestirdi. Bütün gün ayakta durmak zor iş ne de olsa.

Kuralları biraz okuma ve bir maç izlemeyle kolaylıkla anladık ve oldukça zevk aldık, (ayrıca ayrı bir başlıkla inceleyebilirim bu kuralları fazla karışık değil) fakat fotoğraflardan da görüldüğü gibi stad biraz boştu. (Karşısı güneş aldığından iyice boştu, bizim taraf oldukça doluydu.) Ahmet; sırada beyzbol var onu da öğrenelim. Futbol maçlarına gidilemiyor artık ülkemizde, açık havada böyle güzel stadlarda izlenebilecek daha çok takım oyunları istiyoruz. :)

30 Nisan 2006

4

Akıllı İşaretler Çok Akıllı


Geçenlerde dizi izlenimlerim için Cnbc-E'yi açınca gördüm bu işaretçileri. Nip Tuck ve diğer geceyarısı dizileri için aldıkları uyarılar sonucu böyle bir uygulamaya gittiler sandım. Bir baktım tüm kanallarda mecburmuş. Neyse mutlu olduk en sonunda programları kimler izleyecek, kimler izleyemeyecek; RTÜK amcalar boşu boşuna kanallara kızmayacak diye. Ama yanılmışım. Yayınlanan programların hangi işaretçileri alacağına kim karar veriyor acaba? Bilmiyorum. Dün bizim ufaklık Ege geldi, "Yarın Örümcek Adam var televizyonda!" dedi, hoplayıp zıpladı ve gitti. Gittikten sonra, bu filmin reklamında gördüm ki film herkese uygun ibaresi almış. Aşağıda bir görüntüsü de var zaten. Magazin programları ve genelde haber sonrası yayınlanan Türk dizileri bile +7, +13 ibareleri alırken bu filme nasıl "genel izleyici kitlesi"ne uygunluk vermişler bilmiyorum. Herhalde "Örümcek Adam"ın çizgi romandan uyarlanmış bir film olduğu için, çocuk filmi olması gerektiği yolunda çok doğru bir sezgiyle vermişlerdir bu kararı. Hemen IMDB sitesine baktım. Meksiko da bizim gibi düşünmüş, herkese uygun demiş. İnglitere en az 12 yaş isterken, Amerika PG-13 vererek küçüklerin sadece yanlarında bir büyükle izlemeleri sağlanmış. Diğer pek çok ülkede de bu böyle; yaklaşık 12 yaş ve üzeri. Peki film Türkçe'ye çevrildi diye biraz yumuşamış olabilir mi? Hayır, bunlar filmin içerdiği grafiksel şiddet için verilmiş.

Madem böyle bir ugulamaya geçildi bari tam uygulayın. Magazin programlarına direk +7, +13 yapıştırmakla olmuyor. Filmlere, Huysuz Virjin'e "genel izleyici için" ibaresini koyarken dikkat edilseydi keşke. Yada bir işi tam yapmayacaksanız, hiç bulaşmasaydınız bari.

13 Nisan 2006

5

Prison Break


Michael Scofield. Abisi ölüm cezasına çarptırılınca, tek yolu onu kurtarmak için cezaevine girip, kaçış planını uygulamakta buluyor. Bunun tek nedeni abisinin suçsuz yere infaz edilecek olması.

Ne zamandır Cnbc-E dizileri izliyorum şu son birkaç senedir izlediğim en iyi dizi bu oldu. Her bölümünün kafada soru işaratleri bırakıp, bir sonraki bölümü bekletmesini geçtim; bunu reklam aralarında bile yapması dizinin ne kadar başarılı olduğunun kanıtı. Zaten başarılı birkaç dizi var şu sıralar oynayan, bunlardan Lost ve House Dijitürk'te olduğundan izleyemiyoruz.

Gerek hapisaneye girmesi, gerek üzerinde taşıdığı -aslında hapisane planları ve kaçmakta kullanacağı çizimlerden oluşan- dövmesiye Scofield içeriden kaçmaya çabalıyor. Bu arada da abisinin (Lincoln Burrows) önceki sevgilisi dışarıdan, onu idama mahkum eden üçkağıdı çözmeye çalışıyor. Fazla uzatmayacağım film yazıları gibi fakat henüz izlemeye başlamadıysanız mutlaka bir yerlerden yakalayın derim. Gerçekten çok güzel.

Ayrıca 2006 Golden Globe'larında en iyi drama dizisi ve en iyi erkek oyuncu (drama) dalında adaylık kazanmıştı, tabi o zamanlar diziden bir haber olduğumuz için kazanmamasına bir tepki gösterememiştik; aha da şimdi göstermiş oldum, mutluyum...

Perşembe geceleri, saat 21:00'de. Simpsons'lardan hemen sonra Cnbc-E'de.

Imdb Sitesi Fox Tv'deki Sitesi


21 Mart 2006

0

Ooof Of

En saçma başlık oldu bu blog içindeki ama öyle kalacak. Bir haftadır resmen içim sıkılıyor nedense. Geçen hafta bu dönemki ilk sınavıma girdim, ona yormuştum bu sıkıntıyı ama onunla ilgili değilmiş demek. Bizimkiler yorgan döşek yatıyorlar ben Edirne'den geldiğimden beri. Bununla ilgili iki yazılmış yazıyı da sildim zaten. Tabii ki sıkıntıdan.

Dün gittik kardeşimle lazer yazıcı aldık. Son zamanlarda e-booklarla içli dışlı olmaya başladım, benim inkjette basmak hem uzun sürüyordu hem de pahalıya geliyordu. Aldık bakalım bu nasıl çıkacak, tabii ki yazacağım buraya.

Birazdan yemek yeyip, Taksim'e gideceğiz. Maya Sanat'ta akşam gösteri var. Gösteriden önce Nişantaşı'na inip Gerekli Şeyler'e uğramak gerekiyor. Gece de Bambi'deyiz büyük ihtimal; bekleriz efendim.. :D

7 Mart 2006

2

Sobelendim!

Çok sayın bella-donna hanım tarafından sobelendim. Hem de 4 defa! Böyle uzun zaman blog'a girmezsen olacağı budur işte. Aynen onun yazısından kopyaladım başlıkları, malum ilk defa yapıyorum böyle birşey.

Yaptığım dört iş:
Başkalarına göre oldukça gereksiz olan işlerle uğraşmak, bana göre ise bunlar hayatın anlamı.
Mütemadiyen bilgisayarla uğraşmak ama bir o kadar da ondan nefret etmek.
Hobi olarak 9 senedir malum bir Üniversite'de okumak.
Blog'umu bozmak.

Defalarca izlenecek dört dizi/film:
Fight Club, Ringu, Usual Suspects, Indiana Jones & Last Crusade (ve fazlası..), ayrıca dizi olarak da Seinfeld.

Yasadığım dört yer:
İstanbul Güngören, hayatımın yarısını geçirdiğim Bakırköy, en uzun öğrencilik dönemimi rektörün şilt vermesiyle desteklediği Edirne, ve bilgisayar içi.

İzlediğim dört tv programı:
Güzel Cnbc-E dizileri. (Sayarsam çok fazla olur ama deneyelim, My Name is Earl, Malcolm in the Middle, Scrubs, Smallville, X-Files, CSI, Las Vegas, daha var ama yeter bu kadar)
Pişti. (Metin Uca nereye kaçtıı)
Tv Makinası-Beyaz Show

Tatil için gittiğim dört yer:
Kumburgazındaki yazlığımız. İlkokula başladığımdan beri gittiğimiz Bodrum. Kapadokya, Fethiye gibi yerlere de gittim ama sanırım bir daha gitmem. (Kapadokya çoook soğuktu, Fethiye'de çoook sıcak. Nefes alamadık resmen.)

En sevdiğim dört yemek:
Hmm. Ne sevmem ki? Bir kere kaşarlı köfteye bayılırım, Gelik-Çörte spesyalim arasında kaşarlı köfte, döner ve patates kızartması tabağım vazgeçilmezdir. Severim, bol bol yerim. Babannemin yaptığı fırınlanmış, baharatlı, kuşüzümlü filan tavuklu-pilava bayılırdım. Annem yapıyor artık. Kokoreç, çiğ köfte filan da severim. Ama gelip evde ıspanak, pırasa da yerim yani :D (Dedim ne bulursam yerim diye :)

Hemen şimdi olmak istediğim dört yer:
Havaların bu kadar çok değişmediği bir yerde olmak isterdim sanırım. Amerika'da olmak isterdim, alamadığım onca kitabı ve eşyaları toparlayıp kaçmak için. İngiltere'de olmak isterdim, Blackpool'daki fuara giderdim. İtalya'da olmak isterdim, etrafta neler var gerçekten gezmek istediğim bir ülke. Ayrıca adını bilmediğim, bir tepenin üzerinde, ormanın ufak ve güzel bir nehirle buluştuğu dağ evinde olmak isterdim. Biraz daha sakin olsun ama tek başıma olmayayım etrafta insanlar olsun fakat İstanbul kadar keşmekeş olmasın. Hava biraz daha güzel olsaydı, boğaz-haliç kenarında da olmak isterdim...


Sanırım bu kadar, şimdi sıra diğerlerini sobelemeye geldi. 3 kişi buldum, ilki clémentine, ikincisi İlker, üçüncüsü de minik hanzo kardeş Seço.

6 Mart 2006

2

Blogum Bozuldu :(

Neden bilmiyorum..

edit: Düzeldi. Blogger'in server'ları sapıtmış, bir süre kapalı kaldık :)

22 Şubat 2006

0

Hacivat Karagöz Neden Öldürüldü?


Haftabaşında izleme imkanı buldum sonunda filmi. Vizyona girdiği ilk gün teknik imkansızlıklar (seans saati uyuşmadı) nedeniyle izleyememiştim. Gittiğimizde gördük ki, film çok güzel. Ezel Akay'ın bir önceki filmi Neredesin Firuze'den kat be kat güzel hatta. Genelde izleyeceğim filmlerle ilgili eleştirileri pek okumam, fakat filmin ses problemi olduğunu televizyondan duymuştum. Açıkçası bizim izlediğimiz salonda çok da büyük problem yoktu. Bir ara dolby biraz surround oldu fakat bu filmin atmosferini bozmadı aksine çok daha güzel ve anlaşılır bir hale soktu.

Küçüklüğümden beri severim Karagöz ve Hacivatı. Hala aldığım teyp kasetleri durur evde. Ezbere biliyorum içindekilerini neredeyse, o yüzden biraz önyargıyla gittim filme. Fakat film bizim bildiğimiz (ki o da ne kadar doğru tartışılır çünkü hiçbir kanıt yok) Hacivat ve Karagöz hikayesinden farklı bir yol çiziyor. Ezal Akay bilinen hikaye yerine, ona benzer bir "masal" anlatmayı seçmiş. Senaryo'yu Levent Kazak'la birlikte yazmışlar. Film için çok para harcandığı söyleniyor, dekorlar çok güzel, kıyafetler harika. Özel efektler ise idare eder durumda, keşke daha iyi olsaydı. Müzikler, Neredesin Firuze kadar olmasa da yine de akılda kalıyor, ayrıca filme de çok iyi oturmuş.

Konunun benim bildiğim hikayeden değişik olmasını yadırgasam da, uzun zamandır izlediğim iyi Türk filmlerinden biri bu. Keşke bu tip, eski masallarımızı anlatan daha çok filmler çekilse. Gidip de Keloğlan Karaprense Karşı dursun demiyorum, böyle eli yüzü düzgün bizi ve kültürümüzü herkese tanıtacak yapıtlardan sözediyorum. Film'in içinde kullanılan dil (hem eski hem de küfürlü) çocukların izlemesini zorlaştırıyor fakat zaten bu büyüklere yönelik bir masal. İki saatten fazla sürüyor ve ben hiç sıkılmadım izlerken. Oyuncular harika, herkes rolünü benimsemiş; sırıtan kimse yok oyuncular arasında. Fakat unutmayın, filmin adı "Hacivat Karagöz Neden Öldürüldü", o yüzden filmin sonuna hazırlayın kendinizi. Umarım harcadıkları emeğin ve paranın hakkını alır yapımcılar da, benzer türde filmlere devam ederler.

IDéEFIXE Hacivat Karagöz Neden Öldürüldü Müzik Cd'siIDéEFIXE Hacivat Karagöz Neden Öldürüldü VCDIDéEFIXE Hacivat Karagöz Neden Öldürüldü DVDIDéEFIXE Hacivat Karagöz Neden Öldürüldü 2-DVD Set
http://www.hacivatkaragoznedenolduruldu.com/

15 Şubat 2006

3

Gümrük

Gümrük mevzuatları mı değişti? Yoksa şu son Kapıkule olaylarından sonra dikkat mi etmeye başladılar??

Amerikadan gelen paketim yaklaşık 10 gündür Topkapı Gümrüğünde yatıyormuş. Çok fazla uzak olmadığından gidip bir sorayım bari dedim, ben kayboldu filan sanıyorum. Çünkü yaklaşık 7-8 günde gelen paket (ki en son yazın almıştım, kapıma kadar geldi) 3 hafta geçmesine rağmen ses seda çıkmadı. Bu sefer kalın kapaklı kitaplardan filan aldığımdan heralde ağır geldi takıldı deyip; gümrüğe gittim ve öğrendim ki paketim orada beni bekliyormuş. İnsan eve bir not yollar da haberimiz olur. Neyse daha çok beklerdim akıl edip sormasaydım paketi.

İçeri girdim bilgisayardan numara alarak işlemlere başladık. İlk önce 1 numaralı bölümden irsaliye kağıdımız aldık. Sonra 7 numaraya gittim, koliyi alacağım sanıyorum hemen, saflık işte. :) Cama yapıştırmışlar kimlik fotokopisi lazım diye, bilgisayarcı amcaya sorup bir fotokopici buldum etraftan. Bir ehliyet fotokopisi tam 500 bin, hayılı olsun. 7 numaraya geri geldim, kolim bulundu ve yan tarafa teslim edildi. Yan taraf koli açıp inceleme mekanı. Amcalar açıp içinde ne var ne yok bakıyorlar. Sıra beklerken bir kişininkinin açılışına şahit oldum resmen korktum. Adam koca bir kutu içinde elektronik bir eşya getirtmiş. Ne olduğunu göremedim. Görevli memur kaç para bu diye sordu. Adam da 78 dolar dedi. 100'ü geçince gümrük ödemek gerekiyor ya. Görevli memur dedi ki, "Sana 178 dolar vereyim bana sat bunu, git.." :) Adam ucuza gelsin diye sallıyor kesin. Görevli resmen çıkardı cüzdanını, para çıkartmaya başladı. Sonunda adam pes etti, fatura veremem filan diye çark etti. Görevli de ben de sana koliyi veremem kardeşim diye adamı postaladı. Beni de bir korku aldı, benim akıllı internet satıcım irsaliyeye 1$lık Sample Kit yazmış. Yani bir çeşit deneme sürümü. Dedim içimden kesin yollayacaklar beni de böyle geri.
Neyse sıra bana geldi, başka bir amca açtı kolimi, dvd filan gördü, kitap da olduğunu söyledim içinde; "İnternet alışverişi mi? 100$ı geçerse gümrük var." dedi; işlemleri yapan teyzeye kağıtları verdi. Teyze içindeki faturaya baktı (tüm ürünlerin fiyatı 0$ görünüyor), irsaliyeye baktı (1$ görünüyor); "Yahu biraz insaflı yazın bari şunları!" diye bana kızdı. Onları benim yazmadığımı, kutunun değerinin 60 milyon filan olduğunu söyledim. İmzaladı kağıtlarımı. 1 numaraya geri gidip çıkış işlemini yaptım. 7 buçuğa geri dönünce, önceki koliyi yollayan amca yanlış geldiğimi 1'e gitmemi söyledi. 1'e zaten gittim ben, o zaman vezneye gidilmesi gerekiyormuş. Nasıl da unutmuşum!! Neyse vezneye gidildi, gümrük ücreti olarak (belki de evrak) 1,25 Ytl ödendi. Ardından da 8 numaradan kolim alındı.
Bu kadarcık ücret için kaç saat dolandım orada(yol parası bile çok daha fazla), Allah orada çalışanlara kolaylık versin. Havasız ve basık bir yer zaten, yazın kimbilir nasıl oluyordur. Bundan sonra kayboldu paketim diye yenisini istemeden önce ilk işim orayı ziyaret etmek olacak. Ayrıca paketin içeriğini adam gibi yazmalarını söyleyeceğim artık alışveriş yaparken.

12 Şubat 2006

5

Zippom Geldi


Geldiği gün yazacaktım ama dijital makine problemi nedeniyle bugüne kaldı :)
Neyse uzun lafın kısası Perşembe günü Amerikadan postam geldi. Yaklaşık bir haftada geldi ki son Weblebi siparişimizin 2 haftada, ideefixe sipraşimizin de bir haftada geldiğini düşünürsek gayet güzel. Zippo ücreti, gümrük, posta, kapıya teslimat filan hepsi dahil $15.22 tuttu. Gönderdikleri dekontta "tell a friend" demişler o yüzden yazıyorum, alacak olursanız kullanın yani. :) Bu arada sitenin adı PipeShop, güya Türkiye'den ithal mallar da satıyorlar (bilmiyorum gerçekten ithal mi ediyorlar, uyduruyorlar mı :), ayrıca indirim yapıyorlar. Almak isterseniz hiç Türkiye'ye bulaşmayın, ucuza dışarıdan alın. Her eve lazım, evladiyelik bir eşya sonuçta.. ;)

31 Ocak 2006

8

Zippo

Bugün çok acayip birşey oldu. Sigara içmememe rağmen ne zamandır bir Zippo almak istiyordum. Fiyatları yaklaşık 50-60 milyon olan Zippo'lardan tam alacakken yurtdışındaki bir forumda millet "Napıyorsun yahu, en güzelinin fiyatı 20$ zaten" demesiyle uyandım. İnternette ufak bir gezinti ve normal Zippo'lar 15$, işlemeli olanlar 25 $ (Hepsiburda'da yaklışık 60 $). Türkiye distribütörüne gittim, perakende satmadıklarını ama yardımcı olacaklarını söylediler. Normal olanları 50'ye veriyorlarmış. (Hepsiburada ve Carousel 10 kaat koymuş üzerine :) Fakat hala pahalı olduğunu söyledim, yurtdışından alacağımı belirtip dışarı çıktım.
Eve gelince Zippo'ya bir mesaj yazdım, böyle bir fiyat politikalarının olup olmadığını sordum. Sonuçta çakmağa özel bir vergi yok, %18 Kdv var. Gümrük vergisi vardır büyük ihtimal, bildiğim kadarıyla %20den fazla olmaması lazım; ona bakmalıyım. Fakat enterasan olan şu. Beni bugün telefonla aradılar. Distribütör'ün artık nesiydi bilmiyorum, arayıp bir sürü şey saydılar bilip bilmeden ne konuşuyorsun gibisinden :) Sanki hiç yurtdışından alışveriş yapmamışım gibi nasıl alacaksın, nasıl çekeceksin gümrükten diye saydırdılar.
Salak gibi gerçek adresimi de yazdım maile, gerçek telefonu da. Yaş bir durum yani, ama sonuçta yurtdışından alacağım şu çakmağı (ki onlar da aynı şeyi söyledi, alıp göstermem gerekiyormuş onlara; nasıl ucuz alınıyormuş internetten) Büyük bir zevkle gösteririm de, o herifler beni yer orada.. :)

29 Ocak 2006

3

Tilki Misali

Yine döndüm Edirne'den...
Kalmayı beceremiyorum bir şehirde artık. Yine maket yaptık, yine sabahladık (yalan aslında -3 saat uyumuşum ki bundan fazlasını bile uyuyan ama ben herkesden çok sabahladım diyenlerden de vardı evde :) yine uhu kokusundan baş ağrısı çektik. Ama bu sefer değişik birşey vardı ilk defa maket yaparken çiğ köfte yedim, teşekkür ederim; yapanın ellerine sağlık. (isim vermiyoruz)
Ayrıca bizim arkadaşların evlerinde sınav zamanı besledikleri başka biriyle de tanıştık bu gezide. Aşıları tam, benim gibi okulu sevenlerden; ama benim kadar kimse başarılı olamaz okul konusunda..
Ayrıca İstanbul'da kar gördüm gözüm gönlüm açıldı, Edirne resmen buz gibi. -12lerde dolaşıyor sıcaklık (!) ve sokaktaki tüm su birikintileri buz tutmuş durumda. İstanbul çok sıcakmış, kıymetini bilelim lütfen..

23 Ocak 2006

0

Yine YoldaKaldım:) (M)

Saat 6yi biraz geçiyor. Ben saat 1.15 te bindiğim otobüste Tv izliyorum. Her zamanki gibi Edirne yolunda kaldım. Geçen sefer 17 saatte gitmiştim, bakalım bu sefer kaç saat sürecek? Tem kapanmış kazalar yüzünden, yola tuz dökmüşler ama dallamalar emniyet seridinini kullanıp, zincir takmayıp, kaza yaptıklarından E5 e çıktık. Esas ilginç olansa, koştura koştura geldiğim otogara, kalkmasına 15 olan otobüse yer bulamandı. Ama önemli değil, TEM de kendisini önündeki kamyona geçirmiş ve ön bölümünü dağıtmış vaziyette yakaladık. Meraklanmayın, birşey olursa yazarım..

21 Ocak 2006

0

Derren Brown - Heist

Dün akşam kardeşle Derren Brown amcamızın son tv programı izledik: Heist. Konu normal. Derren Brown gazeteye ilan veriyor, bir beyin gücü geliştirme semineri için çalışan orta gelirin üzerinde insanları toparlıyorlar. Sonuç? Sonuç da normal sayılır, seminer görünümü altında Derren Brown bu kişilerden dördüne bilinçaltı mesajları vererek bir banka soymalarını sağlamaya çalışacak.

Tabi bunu duyunca kesin kendi adamları filan kullanılmıştır denebilir ama değil. Derren amcanın önceki işlerini izlediyseniz zaten hakkında bir şüphemiz olamaz. Neler yaptı bir bakalım.. İnsanlarla konuşurken, kravatı dahil cebinde, ceketinde, bileğinde ne varsa götürebilen biri o. Sokakta yürürken ankesörlü telefonun çaldığını gören ve açan yoldan geçen normal bir insanı birkaç dakika içinde olduğu yere yığabilen biri. Köpek yarışlarında kaybettiği yarış biletiyle gidip vezneden kazanmış gibi ödeme alabilen biri. Hatta hiç satranç bilmeden 9 satranç ustasını yenebildi. Ve çok daha fazlası.. Piyasada tv programlarından derlenmiş bir dvd var, tv programları da kolaylıkla bulunabiliyor, çoğunu izledim ama yeri geldikçe yine yazarım.
Birazda bu programdan bahsedeyim. Birkaç hafta içinde insanların bilinçaltlarına bazı tetikler yerleştirerek onlara bu olayı yapmalarını sağlıyor. Fakat her insana güvenemeyeceğinden, son 4 kişiyi seçerken pek çok oyun kullanıyor. Mesela bunlardan en önemlisi Milgram deneyi, bununla ilgili de bir yazı yazacağım. Seminer diye millete bazı temel bilinen öğretileri anlatıyor, hatta kendi deyimiyle araya "zırvalıklar" eklemeyi de unutmuyor. :)
Diğer özel tv gösterilerine göre çok daha iyi hazırlanmış fakat sonu bana biraz zayıf kalmış gibi geldi. Ama başka biri bunu yapmayı hayal bile edemezdi heralde. Bulursanız izleyin, bu amcanın nesini bulursanız izleyin hatta :)

15 Ocak 2006

3

Pasta

Geldik, gidiyoruz işte. Önemli olan güzel anları yakalamak şu hayattan. İnsanın hayallerini yerine getirebilmesi, istediklerimizi yapabilmek. Bizim için iyi ve güzel olanları seçebilmek. Her gün biraz daha yaşlanıyoruz, her gün biraz daha yoruluyoruz. Umudumuz azalıyor, yılmıyoruz. Sabahları yataktan çıkabiliyorsak, tek sebebi şu hayattan hala ümidi kesmediğimizdendir. Şu engebeli hayatta karşımıza birçok kişi çıkıyor, kimi arkadaş, kimi dost, kimi de hiçbiri. Kimi gerçekten arkadaş, kiminin taklit yeteneği çok gelişmiş. Herkesi kendin gibi görüyorsun yada en azından seni anlayabileceklerini. Ama herkes kendi görmek istediğini görebiliyor, fazlasını değil. Tek seni anlayan kişi, yine kendin oluyor. Ama yalnız değil hiçkimse; en büyük yalnızlık bile bir tanığa ihtiyaç duyar çünkü. Vakit geçiyor, zaman akıyor. Yapacağımız şeylerin listesi gün geçtikçe uzuyor ama zaman azalıyor. Bak pastanın yarısı bitti bile...

13 Ocak 2006

0

Bayram Sonu

Bayramın son günü pek bayram sayılmaz nedense. Özellikle de böyle birleşke tatil durumu varsa. Bu bayram evde oturup misafir ağırlamak yerine, kalkıp Edirne'de kendimizi misafir olarak ağırlattık; iyi de oldu. Ne zamandır sıkıla sıkıla gittiğim Edirne yolculuğum bu sefer iyi geçti, hayret.
Bayram güzel geçti, özellikle dayımın yarım saat içinde hiç yoktan ciğer, kokoreç ve işkembe çorbası yaratmasını takdir ettim. (Gerçi yengemin de payı var ama olsun) Hakikaten dedemin oğlu böyle olur. :)
Yarın için toplantı hazırlıkları var bakalım milleti toparlayabilirsem bizdeyiz. Yarın malum gün. Anneme söyleyeyim de birşeyler hazırlasın; pastayı ben yapardım ama hazır alacağım. Doğumgünü pastası dediğin hazır alınır.. :p

10 Ocak 2006

0

Her Koyun Kendi Bacağından...

Büyükler oturur, eski bayramlar ne kadar güzeldi diye dert yanarlardı. Şimdi anlıyorum onları, yaşlanıyoruz heralde. Küçükken buralarda kurban bayramı daha bir değişik yaşanırdı. Tamam hijyen yoktu, millet kurbanlarını boş arazilerde filan kesiyorlardı ama bayram da bayram gibi yaşanıyordu. Sabah erken kalkmak için bir sebebin vardı çocuk olarak. Şimdikiler ne bir kurban görüyorlar, ne bayramın ne için olduğundan haberdarlar. Ne bayramı olduğunu sorarsan tek bir yanıt var: "Para Bayramı". Hızlı globalleşme böyle oluyor demek, kurbanlarımız bir yerlerde kendi başlarına kesiliyor, etler belki bize bile uğramıyor; akrabalar öylesine ziyaret ediliyor. Birkaç yıla kadar o da yerini webcam tebriklerine bırakırsa hiç şaşırmam. Bizim ufaklıklar ileride dert yanarlar, eskiden akraba ziyaretlerine giderdik diye :) Sanırım yaşlanıyorum, ama zamanında bazı şeyleri gördüğüm için de mutluyum en azından...

Hazırlıklar sürüyor, annem'in isteğiyle Edirne'ye gideceğiz. Okul bitse de kurtulamayacağım heralde bu şehirden. Herkese iyi bayramlar; günlünüzce, sevdiklerinizle...

7 Ocak 2006

0

Hayaller

Haftaiçi KanalD'de Genç Bakış programı vardı, gecenin bir yarısı. 32. Gün ekibi katıldı, güzel bir programdı. Pek çok şey konuşuldu ama aklımda yer eden Mithat Bereket'in birkaç sözü oldu. (İnşallah o demiştir, çok geçti hatırlamıyorum şimdi :) Üniversite okuyan çocuklar sorular sordular, "Medya'nın hangi bölümüne girelim" filan diye. O da yanıtladı. Nereye isterseniz girin dedi. "Ama puanınız tuttuğu yada aileniz istediği için değil. Kendi becerilerinize uygun ve seveceğiniz bir işe girin. Şu memlekette herkes iyi kötü bir işe girip, hergün binbir zahmet ve bıkkınlıkla işlerine gitmekte, ve emeklilik beklemekte. Siz onlardan olmayın." Şu ülkede en azından birkaç kişi istediği mesleği yapsın bari yahu. Kardeşim iki sene önce girdi Kimya Mühendisliğine, 18 yılıdır kimya ile ilgili birşey ağzına almamıştı. Eğitim sistemi değişsin Öss endeksli olmasın deniyor ama neyle girecek millet? Notlar da doğru dürüst verilmiyor ki, not ortalaması filan tutulsun. Filmlerde filan görürüz hep, birkaç ay ömür kalanlar hemen bir liste hazırlar; yapmayı istediği şeyleri çıkartırlar. Neden bunu hemen yapmıyoruz ki? Her sabah uyandığımızda bizi yataktan çıkaracak birşeylere ihtiyacımız var. Böylece memleket sorunlarına da değindim, hayırlı ve de uğurlu olsun. Blog'da bir ilki yaşıyoruz resmen..

2 Ocak 2006

0

Organize İşler


Bu sefer bir değişiklik yapıp, gösterimde olan bir filmi anlatacağım. Merak etmeyin hiçbir şekilde spoiler filan vermeye niyetim yok, filmde olan tek bir olay var, onu da hemen başında kendi veriyor zaten. Filme Cuma günü kardeşle gidebildik, ancak günleri ayarladık. Oldukça kalabalıktı salon, ve ne kadar değişik insanlar film izlemeye gidiyor görmüş olduk.

İlk olarak şunu söylemeliyim, ben Yılmaz Erdoğan'ı severim. "Bana Bir Şeyhler Oluyor" en sevdiğim tiyatro oyunudur; uzun zamandır izlediğim (evet gidip tiyatro da izlemeyi severim) en güzel tiyatrolardan biri diyebilirim. Çektiği ilk film, Vizontele'yi de beğenmiştim. O da Türk sinemasında ayrı bir yeri olan bir filmdir, bence. İkincisinden hiç söz etmeyeceğim, bence gereksiz bir çalışmaydı çünkü.

Filme gelecek olursak, bir kere üçkağıtçıları anlatan filmlere bayılırım. Böyle oyun çevirsinler, milleti kazıklasınlar biz de izleyip görelim, neler nasıl yapılıyormuş anlayalım isterim. (Viva Las Vegas) Bu filme de Organize İşler'i görmek için gittim ama pek göremedim dersem yeridir. Yani film boyunca tek bir "organize iş" görüyoruz. Karakter dialoglarına önem verilmiş, ama karakterlere önem verilmemiş. Mesela Vizontele'de her bir kişinin bir geçmişi vardı, bir kişiliği vardı. Film boyunca bunu farkedebiliyorduk, hissedebiliyorduk. Burada birkaç karakter dışında neredeyse tümü yüzeysel kalmış. Sadece görünmek, arada bir iki kelime konuşmak için serpiştirilmiş gibi. Yılmaz Erdoğan'ın elinde birçok hikaye olduğuna eminim, fakat bu film için biraz eli sıkı davranmış gibime geldi. Sanki çok yüksek bütçeli bir Tv dizisinin başlangıç bölümü gibi olmuş. Bu kadar kötülemeye rağmen film kötü mü? Hayır, keyifle izlenebiliyor; vaktin nasıl geçtiğini anlamıyorsunuz. Sadece benim beklentilerim biraz fazlaydı sanırım, onları bulamadım o kadar...

IDéEFIXE Organize İşler Müzik Cd'siIDéEFIXE Organize İşler VCDIDéEFIXE Organize İşler DVD