27 Aralık 2005

0

F.E.A.R.


Yılın oyunu dendi, yılın bombası dendi, ismi güzel- açılımı pek değil dendi. Ee? Tek kelimeyle anlatayım demek isterdim ama iki kelime ediyor; ben sevmedim. 11 bölümden oluşuyor yanlış hatırlamıyorsam, birkaç günde (benim herşeyi bir yana bırakıp oynamamla tabi) 8. bölüme kadar gelmiştim. Ondan sonrası? Bir buçuk, 2 ay sonra; harddiskte yer kalmayınca resmen bitsin diye oynamak zorunda kaldım. Oyunun hakkını da verelim. Bir kere grafikler harika. Atmosfer güzel. Lambaları patlatıyor, camları indiriyor, Matrix gibi zamanı yavaşlatıp ona buna uçan tekmeyi basabiliyoruz. Bunlar iyi hoş, özellikle multi'de harikalar yaratabilir ama tek kişilik oyunda pek birşey göremedim açıkçası. İsmine bakıp aldanmayın. Sadece 1-2 sahnede korkarsınız, o da Doom3 mantığıyla çalışan şeyler; o ne kadar iyiyse bu da o kadar iyi. Gidip Clive Barker's Undying oynayın çok daha güzeldir. Ya da ne bileyim, en son hatırladığım Vampire The Redemption: Bloodlines'da bir perili ev bölümü vardı başlarda. O bile bu oyundan daha korkunçtu :)
İkinci kötü özelliği de, bölüm tasarımları. Hiç beğenmedim. Başından sonuna oradan oraya geçip duruyorsunuz, ama oyun bitince hatırda kalan doğru dürüst bir bölüm bile yok. Ama dediğim gibi güzel yanlarıda var, karşınızda gerçekten bir özel tim varmış hissine kapılabiliyorsunuz çoğu zaman. Gerçi bunda pek açık olmayan bölüm tasarımlarının payı var ama olsun. Scriptli olaylar pek yok deniyordu ama bolca var, bazı flashbackler var; Max Payne hatırlattı bana, sevmedim o yüzden. Çatışmalar gerçekten çatışma gibi geçiyor, duvarlardan toz çıkıyor, delikler açılıyor, kovanlar havada uçuyor, ölenlerden çeşitili uzuvlar kopuyor, hala ateş etmeye devam ediyorlar. Ama bu bir yerden sonra yeterli gelmiyor işte. Oyunun sonu bile daha ikinci bölümden kendini belli ediyor. Ayrıca birazcık spoiler olacak ama söylemeden edemeyeceğim. Başından beri kovaladığınız herifi, öldürünce; öldürdüğünüze inanamayacaksınız. Bu kadarını söyleyeyim..
Sonuç? Kesinlikle biryerlerde görün, bakın azcık oynayın. Çok iyi bir sisteminiz varsa zaten silmezsiniz, ama bence Q4 daha iyi bir seçim gibi duruyor. (Gerçi bir bölüm oynayıp sildim onu da ama harddiskte yer açılsın bakacağım tekrar)
2

İlaç

Hasta olduğuma bile sevindim yahu. Kendime geldim demek bu çünkü. İlaç almaya başladım, Pazer gecesi yutkunamıyordum bile- uyuyamadım doğru dürüst. Bugün biraz daha iyiyim ama ilaçlar yüzünden evde az biraz zombi ayarında dolaşıyorum o ayrı :)
Böylece ilk defa kendime vakit ayırdım. Ne zamandır okuyamadığım kitaplar birikmiş ortada, bilgisayar kendini salmış zaten. Blog bile hala F.E.A.R. açıklaması bekliyor ve ben gün bitmeden onu girmek niyetindeyim.. Az yukarıda bulabilirsiniz.. ;)
Perşembe gecesi DivxForever'in Vip toplantısı var İstanbul'da. Bakalım kimler gelecek. Gönül isterdi ki Dec. de atlasın otobüse gelsin buraya, katılsın. Sonra da dönsün gitsin. :p

25 Aralık 2005

0

Pazar Kırgını

Bu sabah boğaz yanmasıyla uyandım. Tam da beklediğim şey zaten. Çok şaşırmıştım, kışa girdik ve ben daha nezle bile olmadım. Kendimi o kadar kaptırmışım ki başka bir şeye, hasta olmayı bile unuttum resmen. Oysa en iyi yaptığım iştir :)
Cuma gecesi biricik arkadaşım Ahmet'in doğumgünüydü. Fakat ben Edirne'de olduğumdan gidemedim. Pastamı ayrımasını söyledim, dün gece de afiyetle yedim. Zaten Edirne'den dün akşam döndüm, apar topar Ahmet'lere geçtik. Çocuk çalışmaktan kafayı bile kaldıramıyor zaten, bakalım ne zaman rahatlayabilecek. Seval bile işyerine geliyor onu daha fazla görmek için, boşayacak bu gidişle. (Valla bu lafı Ahmet dedi, bana ait değil..) Bilgisayarına bir iki müdahale yaptıktan sonra ordan da Yücel'lere geçtik. Gördüm ki herkes hasta, belki de canım çekti ondan yamuldum bugün.. Gece de Mc Donald'sa uğrayıp sıcak çikolata içtik. Bilmiyorum hala var mı, ama Edirne'de okurken; Mc Donalds'dan şu yeni yıl takvimlerinden alırdık. Ve her ay için birer kupon olurdu sayfalarında. Bunlarla beleşe kahve, sıcak çikolata, dondurma filan alırdık. İlk 2 ayda takvimin ücreti çıkardı zaten :)

İyiki doğdun Ahmet..

23 Aralık 2005

7

Buzz Gibi (M)

Evet, buz gibi burası. Ama sadece hava değil, biri daha buz gibiydi bugün. Tek farkı artık umrumda bile olmaması. Bugün kötü bir gündü proje için, A. ile S. (kendi istekleri kodlanmak- sanki bilmiyoruz kim :) o kadar çizmelerine rağmen projeye giremediler. Komik bir gündü, arkadaşlardan biri gidip başkasından aldığı vaziyet paftasını jüriye astı. Bilmeyerek oldu çünkü o çıktıları biz almıştık onun yerine çarşıdan. Ayrıca aldığı kişinin de ondan sonra proje asacak olması, ufak başlı bir krize neden oldu. Gerçi anlaşılmadı ama güldük, eğlendik işte.
Gerçek arkadaşlarımı tanıma fırsatı verdi bana bu gezi. Ben kendimi değmeyecek insanlarla üzerken, bana yardım etmeye çalışan arkadaşlarımı gördüm. Önceki jüride ben ne yapacağım diye düşünürken, onun için üzüldüğüm insan yüzüme bakmazken, bu arkadaşlarım bana kendi eskislerini vermeyi teklif ettiler. İnsanları tanımak zaman alıyor işte. Ama ben çabuk öğreniyorum işte.
Burası buz gibi ama ben iyi insanlar arasındayım, hiç şikayetim yok. Onlara çizimlerinde pek yardımcı olamadım, havalimanı bile görmek istemiyorum çünkü. Sabaha karşı uykuya yenik düşmüşüm, tüm uyutmama çabalarına rağmen. (Yüksek volümlü müzik ve uyku sırasında üstümü örtme bahanesiyle dürtülmek mesela :) ) Burası soğuk demiş miydim? Hiç şikayetim yok, emin ellerdeyim. Arkadaşlarımı seviyorum, iyiki varsınız...

20 Aralık 2005

5

Haftasonu Geçti

Uff ya. Harbiden yoruldum bugün. Alışverişe çıktım, yarın yine yolculuk var. Malum Edirne yakamı bırakmıyor. Haftasonu oldukça yoğun geçti, blog bile yazamadım. Temizlik yaptım evde, bilgisayar dolmuş oturdum F.E.A.R. bitirdim. 40 Year Old Virgin'i izledim bir ara. Bir de dışarıdaydım zaten.
Esas dün acayip birşey oldu, Google başvurumu kabul etti artık gördüğünüz gibi siteme destek olmaya başladı. Eğer biraz yardım ederse yurtdışından önümüzdeki aylarda (ya da senelerde :) ) bir paket alabilirim; harika olacak.. Aşağıdaki arama kutusu güzel olacaktı ama hala site içi aramayı çalıştıramadım, bakalım uğraşacağım.
F.E.A.R.'ın kısa bir tanıtımı gelecek, filmi yazmayacağım. Bu arada dün de CNBC-e' de Intacto vardı. Çok güzel senaryo ve karakterler, güzel de çekilmiş. Çok süper bir film diyemem belki ama göz kırpmadan izledim desem yalan olmaz. Edirne'ye gideceğime göre birkaç günlüğüne burayı mobil blogçuklar basacak demektir.. Hayırlısı olsun :)

17 Aralık 2005

2

Nokia 20 Lives


Msn'de yazdım, kimi gördüysem telefonu gözüne soktum ama hala duymayan varmış. Dün Cihan'la konuşurken bilmediğini söyledi. Haliyle buraya da yazmak farz oldu. Nokia'nın bu sene düzenlediği yarışması 20 Lives'a kardeşle beraber başlamıştık. O zamanlar arkadaşım olan Selen(ben öyle sanıyormuşum her zamanki gibi) hanımında sürekli can sıkılmalarına ilaç olabilir düşüncesiyle onu ve birkaç kişiyi bulaştırdım bu oyuna. (Büyük ihtimal kimse devam etmemiştir, ama sonra tel çıkınca bana ver derler; neyse..) Sonuçta 20 değişik hayatı oynadığınız internet oyunuydu. Flash ile yapılmış tamamen gerçek görüntülerden oluşan, insanların gözünden gördüğümüz biraz adventure oyunları tarzında bir Nokia oyunuydu bu seneki. Nokia Game'lerin genel problemi internetten olmalıdır. Yani önceki senelerde genelde bulmaca tarzlı oyunlar çıkartamıyorlardı çünkü oyuna başlar başlamaz çözümleri internetten bulmak mümkündü. Aksiyona ve puana dayalı oyunlara ise genelde o dönem pek işi olmayanlar bulaşıyor, tüm gün oyunu oynayıp en yüksek puanı yapıyorlardı. Fakat bu seneki sistem oldukça değişik ve güzeldi fakat teknik altyapı nedeniyle donmalar olmasa eminim daha çok insan oynardı oyunu. Bu seneki sistemde her gün ayrı bir hayatı bitirip, her gün için ayrı bir telefon ödülü kazanmaya aday oluyordunuz. O oyundaki kahramanın kullandığı bu telefonu kazanmak için de o hayatın bir bölümünde karşınıza çıkan soruya yaratıcı bir yanıt vermek gerekiyordu. Mesela lokanta işletmecisine, baş-ahçı gelip "Ünlü şarkıcı nasıl biri?", paparazzi fotoğrafçısı radyoya bağlandığında "Kendinizi tanıtır mısınız?" gibi sorulara o hayata uygun olarak yanıtlar vermeniz isteniyordu. Ve bu yanıtlardan, bir jüri ile en iyileri seçilip ödül verilecekti.
Açıkçası ben sadece oyunu bitirmenin yeterli olduğunu sanıyordum o yüzden ilk 2-3 hayata pek fazla önemli şeyler yazmadım. Fakat sonradan ödüllerin jüri ile verilceğini öğrenince 3 hayat daha oynadım ve bıraktım. Jüri gelip beni mi seçecek dedim :) Keşke bırakmasaymışım son oynadığım o 3 hayattan biri paparazzi muhabiriydi; ünlülerin fotoğraflarını çektim, radyo yayınına katıldım. Ve sonuçta yepyeni bir 6680 kazandım. 2 aydır telefon almak istiyordum zaten, tam ramazan bitsede alsam diye beklerken tamamen aklımdan çıkmış olan bu yarışmadan aradılar ve telefon kazandığımı söylediler ki gerçekten çok sevindim. Keşke sonuna kadar oynasaymışım, ayrıca telefonu almak için gittiğimde kutuyu elime vererek afiş önünde bir foto çektiler ki; sormayın gitsin. Bu tip fotoğrafların neden kötü çıktığını düşünür dururdum, artık biliyorum :)
(Not: Ayrıca sitede birşey kalmamış ama Türkiye'yi seçince benim nickname içeride görülebiliyor.)

15 Aralık 2005

0

Carom 3D


Badireli dönemimi atlatmamı sağlayan yegane oyunlardan biri de Carom 3D oldu. Faik'in getirmesiyle tanıştığımız bu bilardo oyunu, evden çıkmadan sigara dumanı olmadan arkadaşlarınızla gerek Brezilyalıara gerek Korelilere ama çoğunlukla da Türklere karşı maç yapma şansı tanıyor.
Genelde yabancı oyunlarda bulunmayan 3 top'un yanında Amerikan (8 top), Snooker ve birçok değişik bilardo oyununu oynayabilirsiniz.
Oyun tamamen ücretsiz şu anda. Yeni başladığınızda belirli bir leveliniz var ve buna göre de bir ıstakanız. Şu anda her gün girdiğinizde biraz puan alıyorsunuz ve yendiğiniz maçlarla puanınız artarken, yenildiklerinizle puan kaybedip leveliniz düşebiliyor. Leveliniz arttıkça yeni ıstakalara sahip oluyor, ve daha iyi -daha hızlı vuruşlar yapabiliyorsunuz.

Oyuna Practice seçeniği ile başlayabilirsiniz. Bu tamamen offline çalışıyor ve oyunu puan kaybetmeden öğrenmenizi sağlıyor. Fakat esas oyun START ile ulaştığınız online bölüm. Buraya girebilmek için Carom 3D sitesine kayıt olmanız gerekiyor. (ücretsiz) Ayrıca oyunu da bu siteden indirebilirsiniz. (Yaklaşık 14 mb) Oyunu kurup, bir kullanıcı oluşturduktan sonra, START ile serverları görüp, istediğinize dalabilirsiniz. Buradan isterseniz mevcut odalardan birine oturabilir, isterseniz kendi odanızı yaratıp (sağdaki gibi) milletin gelmesini beklemek mümkün.


Burada da oyun içinden bir görüntü var. Oynaması gerçekten kolay, farenin sol tuşuna basılı tutarak topa falso veriyoruz. Sağ tuşuna basılı tutarak ıstakayı havaya yada yere doğru olan açısını ayarlayabiliyoruz. Hiçbirşeye basmayarak fare ile ıstakayı döndürebiliyoruz ve son olarak da CTRL tuşuna basılı tutarak ve fareyi ileri geri hareket ettirerek atışımızı yapıyoruz. TAB tuşu ise masayı kuşbakışı görmemizi sağlıyor. Oyun içindeki müzikler biraz dandik fakat WinAmp'ın m3u listesini desteklediği için istediğiniz müziklerinizden bir liste oluşturup oyun içine atabilirsiniz. Ben pek bilardo sevemem, ama sıkıldığınızda birkaç arkadaşınızla buluşup iki oyun oynamak gerçekten zevkli.

Carom 3D sitesi

14 Aralık 2005

3

Nihayet Bitti

Oh be. Sonunda söyledim ona. Benimle çıkarken, sırf benim sevgimi küçümsediği için ona yalan söylemiştim. "Beni bu kadar kısa sürede sevemezsin ki" demişti, "Seni ilk gördüğümden beri seviyorum" diye. Bu laf yüzünden başından beri onunla çıkmak için uğraşıp didinen biri olarak gördü beni. Hoşlanmıştım, sevdim de; ama hiçbir zaman sevgilim olsun diye üzerine gitmedim. Ben sevgimi arkadaş, sevgili olarak ayırmam ki zaten; birini severim o kadar. Onu sevdim ama hiç sevgili olabiliriz diye düşünmemiştim, çünkü hem sevgilisi vardı hem de benimle çıkacağını hiç düşünmemiştim. Bugün bunları anlattığımda bana zavallı olduğumu söyledi :)
Bana bugüne kadar birsürü şey yaptı, ben hepsini alttan aldım suratına vurmadım. Önemli değil, ben yanlış birşey yapmadım, içim de çok rahat artık. Sırf zaten olan sevgimi ona inandırmak için yalan söylediğimi anlar bir ara.
Onu gerçekten sevdim mi? Ona gerçekten değer verdim mi? O benim için gerçekten önemli miydi? Hepsine evet. Ama o bunlara inanmadı ve küçümsedi, habire üzerine gitmemin nedenini başka şeyler sandı. Ama esas neden bu yalan yüzünden onun arkadaşlığını kaybettiğimi düşünmemdi. Onun için pek çok şey yaptım, ama umrunda bile değil işte. Beni silmek için neden arıyordu, alsın bunu kapak yapsın.
Sonuçta sırf ona olan sevgimi inandırmak uğruna yalan söyledim; o bana inanmamıştı, bu yalanıma da inanmadı zaten... Ama ben saftirik gibi her dediğine, her söylediğine inandım.

(Not: Başlık için kendisine teşekkürler, bunu benden msn'de ayrıldığında; msn'nine yazmıştı. Benden ayrıldığı için intikam ya da kuyruk acısı değil bu yazdıklarım, ona tek bir "yanlış" hareketim bu oldu sadece; ama o çok daha fazlasını kendince yarattı zaten..)

11 Aralık 2005

1

Can Sıkıntısı ve Muz Kabuğu

Son iki gündür gerçekten sıkıldım. Sıkıntılıyım çünkü saf gibi insanların her söylediğine inanmamayı öğrenmeliyim. Benim her söylediğime inanmayacaklarını öğrenmeliyim. Her söylediğimi; benim söylemek istediğim, ifade etmek istediğim şekilde değil de; kendi duymak istediği, anlamak istediği şekilde duyacaklarını öğrenmeliyim. Neyse...

Yataktan bile çıkmak istemediğim 2 gün içinde, beni evden çıkartabilen cumartesi günki KG doğumgünü oldu. Öncesinde uzun zamandır görüşmediğim Nazım'la buluştuk Eminönünde; Ali Ustayı ziyaret ettik, alışveriş yaptık. Sayesinde acılı yedim, içime oturdu gerçi ama olsun :) Doğumgünü için endişeliydim, genelde hiç tanımadığım insanlarla böyle etkinliklere gitmeyi pek sevmem, eski sitelerdeki toplantılara bile zor gitmişimdir. Ama oldukça zevkli ve güzel bir doğumgünü oldu. (Kadıköy- Masal Evi'nde; bilmiyordum mekanı) Gerçekten iyi, eğlenceli, sohbet edebilen insanlar tanıdım. Ben ağzımı açabildim mi? Hayır :)
Zaten öyle çabuk kaynaşan biri değilimdir, bir de şu 2 gündür içimi iyice daraltan durum sonrası anca söylediklerine gülebildim sadece. Neyse ileride daha iyi tanıyabilirler beni sorun yok. Hepsinin adını aklımda tutamadım ama çoğununkini hatırlıyor olmam büyük bir mucize. Uzun zaman önce isimleri aklımda tutmayı bırakmıştım okul yüzünden, belki de Edirne-öncesi döneme geri dönüş yapabilirim belli olmaz. Ayrıca beni bloglarla tanıştıran, herşeye küsmüşken aynı şeylerin başkalarının da başına geldiğini gördüğüm Şevval'le de tanıştık. Geleceğini bilmiyordum gerçi hasta hala; buradan kendisine geçmiş olsun diyoruz.. :)
Sonuç olarak, can sıkıntım nedeniyle; 1-2 saat kalıp kaçarım dediğim ortamdan 11gibi kalktık. En azından daha iyiyim şimdi, teşekkürler arkadaşlar. İyi ki varsınız..

8 Aralık 2005

0

Edirne Gazisi

Edirne gezisi bitti. Sonuç? Bilmiyorum. Tek bildiğim şu bir ay içersinde düşüncelerim ufak bir kartopuyken onları eritmek yerine büyüttüğüm ve Edirne'de de kendi yarattığım çığın altında kalarak dona kaldığımdır. Yahu iki kelimeyi bile bir araya getiremedim, ben bu kadar proje jürisine girdim, ÖSS'ye girdim - yetmedi çıkıp ÖYS'ye de girdim. Ama hiç bu kadar heyacanlanmamıştım. Sınav bitimini beklerken bir ara yediklerim ağzıma geldi, bayılacağım sandım. İnsanın kendi kendisini boğması böyle oluyor demek ki. Neyse sonuçta şunu öğrendim ki, bu kadar beklemeden bir ay önce yanına gidip konuşsam böyle olmayacakmış. Bu kadar basit mi? Evet. Neden yapmadım? Benimle konuşmayacağını sanıyordum, korktum ve de utandım. Benimle konuştu ama ben söyleyeceğim herşeyi unuttum. Tek kelimeyle: saçmaladım. Bundan sonra onu zorlayacak değilim, herşeyi oluruna bırakmak en iyisi. Hala banlıyım sanırım, ama anlıyorum onu da; msnden de çok güzel saçmalayabiliyordum çünkü. :)

Bu arada iki kişiye kızıldı bu gezi sırasında. Birincisi, sınav saatini bana yanlış söyleyen hocam. Çünkü onu sınav sonrasında görmek istiyordum, sırf sınava bana sinir olup girmesin diye. Ama sınav saatini ben bir saat sonra sanırken koridorda karşıma çıkması hiç hoş olmadı. Ayrıca keşke benden bahsettiğini ve böyle küstüğünde genelde gidip konuşulduğunda makul bir şekilde dinlediğini onunla konuştuktan sonra değil de, ben bir aydır sürünürken duysaydım çok daha önce konuşurdum onunla ya; neyse.. İkinci kişi de Pegasus oluyor. :) Gitmiş geleceğimi söylemiş, yukarıdaki nedenden dolayı geleceğimi de bilmesini istemiyordum ama neyse. Ayrıca onun başka biriyle planları olduğunu, ben varım diye o gece kahve içmeye gelmek istemediğini bana söylemeyip; tüm iyi niyetimle bana telefon ettirdiğine de kızdım. Allahtan zorla onları toplayıp getirme çabalarını etkisiz hale getirdim de, gece fazla uzamadı. (Bunları bile yapmaya çalışırken hala bana, onun neden gelmek istemediğini söylememişti Pegasus bey..) Kesinlikle öğrenecek çok şeyim var...

7 Aralık 2005

2

Kötü & Dönüş (M)

Gerçekten bunların olduğuna inanamıyorum... Kötüyüm, tek kelimeyle kötü. Dönünce herşeyi buraya yazacağım. En azından beni herzaman dinleyen bir burası var.

Not: Başlıkta yer alan (M) bu blogun cep telefonumdan atıldığını gösteriyor. Aşağıdaki turkcell reklamı henüz eve varmadığımı gösteriyor. Bunu pek istemesemde eve varınca aşağıdaki reklamı kaldıracağım. Gelince görüşürüz.. (umarım..)

-geldimm :)

6 Aralık 2005

1

Mobil Deneme

Bu blogu cep telden gönderiyorum. Bakalım nasıl durcak. Dandikte çıksa silmem :)

TurkcellE-PostaAdresi, Turkcell'in abonelerine sundugu bir e-posta servisidir.
Bu servis ile yapilan haberlesmeler kisiye ozeldir,
Turkcell Iletisim Hizmetleri A.S.'den gelmemektedir.

5 Aralık 2005

0

House of 9



Bu da geçen haftanın son filmi, House of 9. Hikaye çok orjinal (!). Bir evde gözlerini açan 9 kişi, oraya nasıl getirildiklerini hatırlamamaktadır. Ve dışarı nasıl çıkacakları hakkında hiçbir fikirleri yoktur. Senaryo "Das Experiment", "Cube" ve "My little Eye" gibi filmlerden devşirilmiş gibi duruyor. Kapalı mekanda insan ilişklerinin (!) ne kadar zor olduğunu görebiliyoruz bir kez daha. Neden bilmiyorum ama milleti istemdışı bir mekana toplayalım, kendimizi tatmin için izleyelim türü bu filmlerde yavaş yavaş gerilim sinemasında bir alt tür oluşturmaya başladı.
Filmi beğendim ama 90 dakikalık bu film benim elime geçse güzel bir 70 dakikaya kesin düşerdi. Ama gereksiz bu ufak uzunluğuna rağmen, senaryo eksikliklerine rağmen; kesinlikle son izlediğim gerilim filmi olan Descent'ten daha güzel. Belki de beklenti meselesidir tamamen. Ben beğendim, bir de siz izleyin.
0

FlatLife


1982 doğumlu Jonas Geirnaert'ın mezuniyet projesi olan bu kısa film (10 dakika) harika bir animasyon. Uzun zamandır böyle güzel bir kısa animasyon izlememiştim. (En son beğendiğim For the Birds'tü, bu ise ondan daha güzel) Konu basit; bir apartmanda yaşayan 4 yakın komşuyu anlatıyor. Sol üst dairede oturan ressam, yaptığı vazo resmini duvara asmaya kalkınca tüm apartman bundan nasibini alıyor. Fikir, senaryo ve animasyon Jonas Geirnaert'a ait. Filmin ses efektleri de harika. Tüm film boyunca bir harmoni var ve özellikle davullar ile çok güzel bir ahenk yakalanmış. Açılış ve kapanışını bile çok sevdim bu kısa filmin; mutlaka izleyin. 2004 yılında yapılmış, neden oscar verilmedi bilemiyorum; belki de yabancı olduğu içindir. (Filmde konuşma filan yok, herşey efektle halledilmiş.) Filmin resmi sitesini de bir ziyaret edin.
3

Yolculuk Yaklaşıyor

Evet yarın Edirne'ye gidiyorum. Ders için desem bir türlü, başka birşey için desem bir türlü. :)
Ama gitmem gerektiğini biliyorum, bundan sonrası için de yapacak birşeyim yok zaten. Blog'u unutacak değilim, kaç gün kalırım belli değil belki hemen gelirim; yorumları belki okuyamam ama mobil olarak blog girmeye çalışacağım bakalım nasıl duracak, hep beraber göreceğiz...

Bugün Faik uğradı, böylece biraz olsun nefes aldım ben de. Bilardo filan oynadık, ben Magic oynadım o baktı. Sonra da anne mantı yapmış, onu yedik afiyetle... (Üzgünüm tarif filan yok, bildiğiniz mantı işte; tarif isterseniz helikobakter sitesi ne güne duruyor?) Haftasonu da iyi geçti, kardeşle birkaç film izledik, uzun zamandır sınavları vardı, anca vakit bulabildik. Onları da ayrı birer başlık olarak inceleyelim bari..

Aa, incelemeden önce, 3 film izledik tam olarak. Bunlardan ikisinden bahsedeceğim. 3. film ise The Descent 'ti. Filmi bir çok kişi beğenmiş, ben beğenmedim. O yüzden yazmayacağım da. Yeni birşey yok filmde, ama bir iki sahne güzel ki- her filmin izlenmesi gereken bir 15 dakikası vardır derler. Sonu ise ayrı bir dert. Ben sevmedim, seven varsa da saygı duyarım. :) (Çok sayın Decypher bey, nasıl oldu da beğendiniz bu filmi??)

3 Aralık 2005

5

Kadıköy'de Kargaşa

Bugün İlker ve Tamer'le buluşmak için Kadıköy'e gittim. Her zamanki gibi, Eminönü oradan da vapurla Kadıköy. Dolaştık, oturduk, sonra yine dolaştık. :) Kan Güncesinden Vagrant'la buluşup kendi çektikleri kısa korku filmini aldık. (Kendisi beni daha önce görmedi ama ben onun birkaç resmini görmüştüm, o olduğunu bilmiyordum sadece :) ) Kargaşa ise Kadıköy'e ayak basmamızdan kaynaklandı heralde.. Ben geldiğimde bizim çocuklar çoktan yürüyüş yapan çevrecilerin arasında bulmuşlardı bile kendilerini; zor kaçmışlar. Sonra dolaşırken, boğanın orada karşı kaldırımda olay çıktı. Herifin teki silahını çekip yere 4-5 el ateş edip; elini kolunu sallayıp koşarak kaçtı. Herifi de gördüm silahı da, bizimkilerin de gördüğünü sandım ama görememişler heralde kalabalıktan; ben iyi görüyorum neyse ki. Ama silahın gerçek mi, yoksa kurusıkı mı olduğunu bile bilmiyoruz. Kuyumcuların orada oldu olay, belki de soymaya filan çalışıyordu. Zaten şapka filan takmış, kirli sakallı bir tipti; şimdi görsem tanımam. Ama kırk yılda bir Kadıköy'e gidiyoruz olay üstüne olay; resmen ayaklı felaket gezgini olduk bugün. Film alma dışında iyi birşey olmadı mı? Tabii ki oldu.
Sandman'ın evde ikinci cildi kayıp olduğu anlaşıldığından, yeniden alınması gündemdeydi. Fakat 2. cild ideefixe'de kalmamış. Ben de "Hazır gitmişim Kadıköy'e, birkaç kitapçıya bakayım bari" dedim. Nezih'te kitaplara bakarken Hitchhiker's Guide to the Galaxy kitabının yeni 5i bir arada orjinal İngilizce basımını gördüm. Çalışana sorduk ne kadar diye. "20" dedi. Bakırköydeki kitapçılardan biliyorum, İngilizce kitaplar genelde dolar ya da pound olarak etiketlendiriliyor. Kocaman kitap, "Nasıl 20" diye adama tekrar sormuşum. Adam da "Basbaya 20 işte, ytl olarak." diye cevapladı, teyit ettirdik; 22 milyonmuş hemen aldım. Böylece sonunda orjinal bir baskısına sahip oldum. Türkçe çevirileri gerçekten kötüydü, bende 3 tane çevirisi var; en güzel son çıkan 5i bir yerde (Kabalcı Yayınevi). Alacaksanız onu alın. Ayrıca ne zamandır kokoreç yememişim, ne güzelmiş tadı yahu.. :)

2 Aralık 2005

2

Tatlı Su Balığı

Gece uyandım, gördüğüm kopuk rüyayı kendimce birleştirdim. Kalkıp yazsam mı bloğuma diye düşündüm, "Acaba unutur muyum, sabaha?".. Diğer rüyalar gibi değildi ki bu, neden unutayım.



Her zamanki gibi oturuyorum iskelede. Ayaklarımı uzatmışım denize, sallıyorum. Kendi büyük balığımı bekliyorum, görüp yakalayayım diye. Kaç senedir geliyorum deniz kenarına, tek istediğim benim de bir balığımın olması. Suya girmeye cesaretim yok, hiç olmadı; güneş var tepemde ve ben üşüyorum. Su daha da soğuk, girersem donacağımdan korkuyorum; aslında biraz yüzsem açıklara daha çok balık var oralarda. Canım sıkkın, ayaklarımı daha hızlı sallıyorum, bir kafa çıkıyor denizden; tatlı su balığı bu. "Sallamasana şunları!" diye bağırıyor bana, "Uyumaya çalışıyorum..". Ağzımdan sadece "Pardon" kelimesi çıkıyor. Balık kayboluyor denizin derinliklerinde, bir daha görmüyorum onu.

Aradan birkaç hafta geçiyor, balık haftada bir görünmeye başlıyor. Arkadaşlarınla dolaşıyor, etrafta koşturuyor, su sıçratıyor. Ben izliyorum sadece, arada yüzgecine ağ takılıyor; alıyorum onu yavaşça, sadece daha iyi yüzsün diye. Teşekkür ediyor bana, benimle konuşmaya başlıyor. Şaşırıyorum, daha önce hiç tatlı su balığı arkadaşım olmamıştı benim. Ama gerçekten yalnızım bu kumsalda, ve arkadaşlığa o kadar ihtiyacım var ki. Konuşuyoruz, gün geceyi; gece sabahı kovalıyor. Güneşi görünce kaçıyor denizin altına, sadece konuşuyoruz. Birbirimizden hiçbirşey karşılık beklemeden. Fakat birgün herşey değişiyor. O küçük kafasını kaldırıp bana "Seni seviyorum." diyor. Şaşırıyorum, bugüne kadar arkadaş olarak gördüğüm balığın böyle davranmasına şaşırıyorum. Ama onu kaybetmek istemediğimden "Ben de seni seviyorum." diyorum. Ertesi gün o kadar üzgünüm ki, sırf onu kaybetmemek için bunu söylemek öyle acı ki. Ne gariptir ki, birkaç gün sonra gerçek anlaşılıyor. Beni arkadaşı olarak seviyormuş, aynı benim onu sevdiğim gibi. "Ben zaten arkadaşlarımı severim, onlara hiçbir zaman sevdiklerimi söylemem; hatta belli etmem bile" diyemiyorum; ne kadar birbirimize benzediğimiz ve bu geçen birkaç gün içinde başka türlü düşündüğüm için üzülüyorum. "Önemli değil" diyor tüm neşeli tavrıyla ve gidiyor yine. Gidiyor ama içim de burkuluyor, o tatlı yüzündeki yaralar içimi acıtıyor. Bundan önce birçok balıkçı onu yaralamış, ağzının her tarafı yara içinde. Kaçmayı kurtulmayı başarmış ama ne güveni var artık verebilecek ne de gücü.

Büyük balığımı beklemekten sıkılıyorum artık, kaç senedir bekliyorum ve yok. Ama sırf denize girmek zor diye, bu tatlı su balığa benim büyük balığım diye bakmaya başlıyorum. Sırf beni arkadaşı olarak gördü diye. Gerçekten sevmeye başlıyorum onu. Diğer balıkları kötülüyorum, diğer balıkçıları. Ağzındaki yaraları suratına çarpıyorum, "Ben sana hiçbir zaman böyle yapmayacağım" diyorum. "Ne istersen yaparım, söylemen yeterli; sadece bana bu denizi gezdir." Yorgun olduğunu söylüyor. Çünkü pek çok kişiyi gezdirmiş, o da kendi büyük balıkçısını arıyor. Ama yine de kıyamıyor bana, elimden tutuyor; denize sokuyor. İlk defa denize girdiğimi söylüyorum hayatımda, "Lütfen" diyorum, "Ne yapmam gerektiğini söyle bana, bir yanlış yaparsam; uyar beni.". "Sadece yüzmemi.." söylüyor bana, "..gerekirse akıntıya karşı ama beraber". "Hep yanımda ol böyle.." diyor "seninle yüzmek o kadar zevkli ki!..". Bir hafta çabucak geçiyor, rüya gibi. Bir balıkla, balıkçının arkadaş olduğu pek görülmemiş ama "benim balıktan çok balıkçı arkadaşlarım var" diyor. Kızıyorum. Benim büyük balığım gidip başka balıkçılarla nasıl görüşecek? Ya onu yakalamaya çalışırlarsa, ya elimden alıp götürürlerse? Oltamı alıp denize koşuyorum, bu tatlı su balığını yakalamak için; onu kendi havuzuma koymayı istiyorum çünkü. Kendi büyük balığıma benzetmeye çalışıyorum onu. Sırf bana güvendiği, beni arkadaşı gördüğü için. Farkında bile olmuyor yakalandığının, ağzının yan tarafına giriyor iğne. Kocaman bir yara daha oluşuyor yüzünde. Anlıyor yaptıklarımı, koparıyor misinamı; suya dalıyor. Birkaç gün görmüyorum yine. Sahilde yanlız otururken çıkartıyor kafasını, "Neden beni buradan ayırmaya kalktın" diye soruyor. "Oysa beni burada yüzerken görüp, sevmemiş miydin? Neden kendi havuzuna götürmek istiyorsun?" Ağzının kenarından hala kanları akıyor, ben onu başka sorularla boğuyorum. Kaç gündür nerede olduğunu, neden benle konuşmadığını soruyorum. "Sadece arkadaş kalmak istiyorum seninle" deyip dalıyor derinliklere. Bana yetmiyor bu, cevap istiyorum. Neden benimle gelmediği, neden artık eskisi gibi benimle konuşmadığı için cevap istiyoum. Göreceğimi sanıyor, kendimi onun yerine koysam; acısını hissedeceğimi sanıyor. Ama yanılıyor. O sırada düşündüğüm sırf kendim. "Bu balık bana böyle yaptıysa, benim büyük balığı yakalama şansım ne kadar az" diye düşünüyorum sadece. Suya yem atmaya devam ediyorum, kafasını çıkardığında hemen soruları sıralayacağım çünkü. Birgün çıakrtıyor tatlı su balığı kafasını. "Lütfen" diyor, "Bir daha benimle konuşma. Çok yordun beni...". Ağzının kenarından hala kan damlıyor, görmüyorum bile. Tek düşündüğüm benimle neden konuşmayacağı. İyice sinirleniyorum. "Sen öyle istiyorsan öyle olsun madem." diyorum, sonra vazgeçip "Sen istiyorsun diye senden vazgeçecek değilim" diyorum ama nafile. Çoktan suyun derinliklerine dalmış bile. Hergün iskeleye oturuyorum, ilk günler çok kızgınım. Çıksa birsürü şey söyleyeceğim hakkında, ağzıma ne geliyorsa. Ama çıkmıyor. Görünmüyor artık su yüzünde, sıkılıyorum.

Birkaç hafta sonra, aynı iskeleye gitmek yerine kumsalın diğer taraflarına yürüyorum ve dehşete düşüyorum. Buradan olaylar hiç de düşündüğüm gibi görünmüyor çünkü. Benden hiçbir karşılık beklemeyen bir tatlı su balığını ne kadar üzdüğümü görüyorum. Büyük balığım olmasa bile onu ararken, denizde yanımda olacak birini nasıl kaybettiğimi düşünüyorum. Bir daha onu bu koca denizde göremeyeceğim bile. Yaptıklarımdan utanıyorum, hatta bir iki defa görüyorum tatlı su balığını ama yüzüne bile bakamıyorum utancımdan. Ondan af dilemek için çok geç sanırım. Tanrı bile bizi hatalarımız için yargılamıyor, ömrümüzün sonuna kadar bekliyor; hatalarımızı anlayıp tövbe etmemiz- af dilememiz için. Neyseki ben anladım yaptıklarımı. Ona söz vermiştim; "Her zaman yanında olacağım, diğer balıkçılara benzemeyeceğim." diye. Ama bana ihtiyacı olduğunda ben cevap veremedim. Diğer balıkçılar gibi davrandım, sırf büyük balığımı bulamayacağım diye.

Ve şu an sahilde oturuyorum. O küçük kafasını çıkarırsa özür dilemek için. Her zaman yanında olacağımı hatırlatmak için. Ama söz verdiğim için değil, bana ihtiyacı olduğunda yanında olmak istediğim için. Ona benim için özel olduğunu söylemiştim -denizde yaşayabilen bir tatlı su balığı çünkü o- ve şimdi özel olduğunu ona gösterebilmek için; hiçbir karşılık beklemeden. Oltamı çoktan kırıp attım bile. Ayaklarıma paletlerimi giydim, kafamda dalgıç maskem, ağzımda şnorkelim var. Sırf benimle yine arkadaş olursa, ona ayak uydurabilmek, beraber uzaklara yüzebilmek için; kendi büyük balığımızı arayışımızda birbirimize destek olmak için. Ben hep geç kalıyorum, beni beklememesi için. Geri geri yürüyorum, komik duruyorum ama umrumda da değil. Gece oluyor, artık dışarısı denizden daha soğuk, üşüyorum; denize tek başıma girmeyi sevmiyorum. Hıçkırıklarımı şnorkel önlüyor. Gözyaşlarım gözlüğün içine doluyor; hayatında ilk defa tuzlu suyu içeri sokmamayı değil, dışarı çıkmamasını sağlıyor. Ama ben çıkarıp içini boşaltmıyorum, buharını silmiyorum bile. Çünkü tatlı su balığı kafasını çıkardığında, beni hazır görmeli.

1 Aralık 2005

4

Big Fish


Kendimden utanıyorum. Tim Burton'un neredeyse bütün filmlerini izledim, takip de ederim (ya da ettiğimi sanıyordum) fakat bu filmini duymadığıma inanamıyorum. Film zevkini beğendiğim bir arkadaşımın tavsiyesi ile izledim bu filmi. (Genelde sevmem tavsiye almayı -zevkler uyuşmaz normalde; bu arkadaşım farklıdır) Ve birkez daha anladım hayatta nelerin önemli olduğunu. Yaşam nedir sorusuna, "başkalarının yüreklerinde bıraktığımız izdir" derler. Bu filmle bunu daha iyi anladım. O güzel hikaye anlatıcısı Ed Bloom'un yaşam felsefesi etkiledi beni. Anlattığı hikayeler belki tamamen yalandı, belki de tamamen gerçek. Önemli olan onları yaşamış olması, anlatması ve karşısındakilere yaşatması. Belki onun kadar iyi bir anlatıcı olmayabilirim ama anlatacak daha fazla hikayemin olması, bu dünyada birkaç güzel iz daha bırakmak isterim bende. Ed Bloom kentinden çıkıp, büyükşehire gitmek isterken ona bir laf söylemişlerdi. "Sen kendi havuzunda büyük bir balık olabilirsin, ama denizde sadece küçük bir balıksın. Ve boğuluyorsun." Birkaç ay öncesine kadar ben de kendi havuzumda yüzen bir balıktım, başka bir arkadaşım da (öyle olduğunun farkında bile değildim o zaman) beni oradan çıkardı, büyük denize götürmek için. Ama yarı yolda kaldım, yüzgeçlerim su arıyor. Ama havuzuma geri dönmeye niyetim yok. Çünkü denizde görülecek daha fazla hikaye var; ve bunları anlatmak istediğim, tanınmayı bekleyen daha çok insan. Artık aradığım büyük bir balık var, başkaları tarafından yakalanamadığı için büyük ama belki de yakalamayı bilemedi kimse. Film sinemalara gelmedi ama dvdsi'ni görmüştük, mutlaka izleyin.

30 Kasım 2005

0

The Movies

Neden bilmiyorum ama bu aralar beni saran Lionhead oyunları oluyor. Black & White 2'den sonra şimdi de Movies çıktı karşıma. Arada F.E.A.R., Age of Empires 3 ve Quake 4 oynadım ama onlar bu oyunlar kadar zevkli değildi açıkçası.

Bu oyun bir Hollywood Simulasyonu. Evet, oyunda bir film şirketi kuracak, kocaman alana yayılan mekanda, oyuncular için kalma yerleri, senaryo mekanları, prova yerleri ve en önemlisi de setleri kuracaksınız. 1900lerde sessiz filmlerle başlayan maceranız, 2005 e kadar devam ediyor ve buradan isterseniz devam da edebiliyorsunuz. Oyunda starlarınızın pek çok isteği oluyor sizden. Mesela kalacak güzel bir yer, birkaç asistan, güzel bir maaş, fazla unutulmamak, fazla çalışmamak, vs. Herbirinin kendi özel kişiliği var, kimisi bardan kalkmazken bazısı da yemek yemeden duramıyor mesela. Tabii bunlar için de sırasıyla rehabilitasyon merkezi ve Nip & Tuck (evet, liposaction -yüz gerdirme -silikon işlemleri için :) ) ofisleri göreve hazır ve de nazır durumda. Oyunda 5 yılda bir verilen akademi ödülleri mevcut, ayrıca belirli bir para toplama, 5 yıldızlı bir film yapma gibi görevler karşılığında değişik binalar hizmetinize sunulmakta.


Oyunu ilk yüklediğimde yaklaşık 8 saat filan oynamışım galiba, çünkü bölüm geçmeye dayalı bir oyun değil. Başladığınız stüdyoyu oyunun sonuna kadar kullanıyorsunuz. O yüzden ilk başta planlamalarınızı dikkatli yapmanızı öneririm. Menü sistemi oldukça güzel. Bir kere B&W'de kullanılan "ekranda ne varsa elinle tut kaldır" sistemini güzel menülerle desteklemişler ve kullanım çok güzel-kolay olmuş. Yakında her oyunda standart olabilir bu özellik zaten, bazen yakalanması zor oluyor ekrandakilerin ama olsun kolaylığı güzel. Oyunun en önemli özelliklerinden biri de kendi filmlerinizi yapma şansı vermesi. Normalde oyun içinde senaryoyu otomatik yazdırabiliyorsunuz(aksiyon -korku -romantik -komedi -bilim-kurgu türleri mevcut ve bunların herbirine ayrı sürüyle set var), sonra bunu yönetmenin takdirine bırakıp piyasaya yayıyorsunuz. Fakat isterseniz filmin senaryosunu oturup kendiniz yazabilir, bunu Post Production odasına sokup üzerinde istediğiniz kes çıkar işlemlerini yapabilir, sahneleri tekrar düzenleyebilirsiniz. Tabii orjinal oyununuz varsa yaptığınız bu filmleri tüm internet camiasına online sitesi vasıtasıyla açabilir, oylamalara girebilir ve topladığınız oylarla yeni set, kostüm satın alabilirsiniz.



Resimlerden bahsetmem gerekirse en tepede, setlerimden bazıları görülebilir. Hemen solda aktörlerimin karavanları duruyor. İkinci resimdeki binam ise ana bina, oradan aktör alımlarımı yapıyorum yukarıda lokanta görülüyor. En son resim ise kamera arkası görüntüsü. Oyun içinde, ilk resimdeki görüntüdeyken zoom yapa yapa bu kadar yaklaşabiliyorsunuz insanlara. Ağızları oynuyor, yemek yiyorlar, çekim yapıyorlar; hepsi görülebilliyor. Mesela son resimde yönetmen, "tamam oldu bu çekim" dedi. Kamera ekibi alkış tuttu, birazdan diğer sete geçecekler.

Sonuçta fikir güzel, uygulama da güzel. Ve ortaya çok keyifle oynanabilen bir oyun çıkmış. Ayrıca gelişmeye çok açık bir oyun. Mesela her film türü için yeni setler, dekorlar, aksesuarlar, giysiler çıkartılabilir; stüdyo'ya tv bölümleri eklenebilir; bir nevi Universal Studio yada Disney World gibi stüdyo millete açılabilir mesela. Zaten adamlar ve menü sistemi Sims'i de andırıyor. Umarım eklenti paketleri de onu aratmaz. Ayrıca oynarken nedense Theme Hospital tadı da aldım biraz, gerçekten güzel oldu bu.
0

Call of Cthulhu & Zormuş..

Büyüdüğüm filan yalanmış :) Aşağıdakileri yazdıktan sonra zırıldayıp durdum bi saat boyunca. Neyse önemli değil, ben de en son geçen gün bozduğum oyunuma geri döndüm. Uf şu sipariş bir an önce yola çıkıp gelsede, birşeyler okusam bari.



Bu akşam kardeşle Call of the Cthulhu'yu izledik, kitabından daha iyi olmuş. ( En azından daha anlaşılır :) ) Yarım bırakmıştım ben Lovecraft kitaplarından birini, ama hangisini hatırlamıyorum bile, sanırım hepsini tekrar okumam gerekecek ohoo koli beklemeye gerek kalmadı birden.. :)
Film bir kere kısa, 48 dakika gibi birşey. Geçen yaz çekilmiş, yeni film olmasına rağmen eski filmler gibi çekilmiş yani siyah beyaz ve dialog yok. Sadece müzik var, dialoglar ekrana yazı şeklinde geliyor. Dvd'sinde Türkçe desteği de var ve çok güzel tam denk getirmişler Türkçe yazıları tam ekrana, sanki film Türkçe özel hazırlanmış gibi duruyor.

The Movies'e gelince, hmm onu da ayrı bir post yazayımda ileride başlıktan kolayca bulunsun bari, tam bir anlatım olmayacak ama hemen tepede bulabilirsiniz.
0

18. Gün..

Bugün biraz daha iyiyim nedense, herşeyin ilacı zamanmış derler. 18. gün oldu bugün. Eksik kalan taraflarımı tamamlamaya devam ediyorum ben de, kardeşle beraber 200lük yüklü bir sipariş çektik idefixe'den. Kitapların yanında bir sürü de ÇR topladım bu sefer. Aslında Gerekli Şeylere gidip hepsini elimle seçmek isterdim ama biliyorum kendimi kaptırıp tüm dükkanı satın alabilirim şu an. 18 gün önce üzerine o kadar gittiğime inanamıyorum şimdi, yaptıklarımı düşünüyorum; bu ben miydim diyorum. O zaman için doğru olanları yaptım, yeniden doğsam, yeniden yaşasam tüm hayatım aynı olurdu yine biliyorum. Fakat şimdi tanısaydım onu, eminim herşey farklı olurdu. Anneee! Bak, ben artık büyüyorum...

29 Kasım 2005

4

Önyargı

Yorgunum bugün, yeni kalktım saat 13:00'e geliyor. Geceyi bir blog okuyarak geçirdim ki, nasıl bir blog yapmam gerektiğine dair fikirler verdi bana. (Aslında pek çok konuda verdi, bu en önemsizi onların yanında.)
Yattığımda bloga nereden başlayabilirim diye düşündüm. Bugüne kadar yaşadığım yazaılcak o kadar çok şey varki, nasıl onları girebilirim dedim. Sanırım olayları kronolojik tarihe sokup yazmak pek akıl karı bir iş değil, özellikle benim gibi tarihleri pek akılda tutmayı başaran biri değilseniz.

Aklıma bu konu geldi nedense, insanların herkese önyargıyla yaklaşmasından sıkıldığımdan belki. Aslında ben de yaptım bunu ve pişman oldum sonunda. İlkokul 4. sınıftaydık, birazcık şişman bir kız vardı sınıfta, kimse onu tanımazdı kimse konuşmazdı. Kolej'de okuduğumdan belki de, herkes yanındaki arkadaşlarınla- giydiklerinle ölçülürdü. Tam bir önyargı okulu yani. Okulun son zamanlarıydı, bahar- yaza doğru havalar güzelleşirken; bahçede top koşturduğumuz dönemler (basket topu- çünkü futbol yasak!). Nasıl oldu bilmiyorum ben onunla konuşmaya başladım. Bir baktım bahçede kovalamaca filan oynuyoruz sonra. Bana yetişebildiğine hala inanamıyorum mesela. Fakat işin kötü yanı, gerçekten eğlenceli biri olmasıydı. Aslında ne kadar değişik biri olduğunu gördüm sonradan, ne kadar iyi olduğunu. Ben önyargıyla yaklaşıp onunla hiç konumamıştım ve notumu vermiştim, konuşmaya değmeyen biri. Hiç çabalamadan başkasının hakkında böyle bir karar vermek ne kadar yanlış oluyor o zaman anladım ben. Kötü olan ise o sene sonunda okuldan ayrıldı ve ben önyargım yüzünden onunla konuşmadığım zamanımla kaldım. Pek çok kez önyargıyla yaklaşıldım, sırf insanlarla çok çabuk arkadaşlık kuramadığım için. Evet kusura bakmayın ben öyle hemen kanı ısınan insanlardan değilim, ama bu hemen "konuşulmaya değmeyecek biri" önyargısı gerektiriyorsa elinizden geleni ardınıza koymayın.
Bir keresinde teyzeme gitmiştim tatil için. Benden büyük bir oğlu var, dışarı çıkmıştık beraber; ortaokul'da filanım heralde. Lunaparka gittik beraber. Çarpışan otolar, korku tüneli, vesaire... Gün sonunda çok ilginç birşey söyledi bana. "Ya, ben seni hiç böyle bilmiyordum; seninle vakit geçirmek güzelmiş." Tamam, iyi güzel de; ne zaman seninle vakit geçirdik beraber de böyle birşeyin olamayacağını kafana taktın? Bilmiyorum sormadım, aklıma da gelmedi o zaman zaten; tek bildiğim kendimi iyi hissettiğim bu söz sonrasında. Gerçi belki de kötü hissetmeliyim, neden böyle düşündü acaba diye.
İki çeşit önyargı vardır derler. Birincisi karşındakini tanımadan, direk görünüşüyle; ilk lafıyla elde edilen bir yargı. İkincisi de, kişiyi tanıdıktan sonra; bazı hatalarını sık sık size gösterdikten sonra geliştirdiğiniz önyargı - bir tür kendinizi korumak için kalkan olan bir yargı. Aslında ikinciye hiç sıcak bakmadım. Çünkü birini tanıdıktan sonra onun ismi ÖNyargı olmaktan çıkar heralde. Fakat birşey atladım, insanlar cansız nesneler gibi değil. Hatta birçok canlıdan bile farklı. Büyüyüp, gelişiyorlar. Fikirleri değişiyor, dünyaya bakış açısı değişiyor, beklentileri- istekleri değişiyor. Gün be gün, her saat başı... Dolayısıyla "Ben bu insanı tanıyorum, tamamdır olay" deyip, kullanma klavuzunu yazmaya kalkmak gibi bir salaklığı kimse yapamaz heralde. Ve bu yüzdendir ki bazılarının ikinci türünü savunmasına rağmen, ben ikisini de gereksiz buluyorum. Kendini kötü insanlara karşı korumanın bin türlü yolu var ve önyargı -bence- bunlardan biri değil.

Uff, uzun bir başlangıç oldu blog için ama olsun. Dedim ya yazılacak çok şey var, hem bu konu hakkında hem de başka konularda; hepsi sıraya dizili yazılmayı bekliyorlar..

21 Kasım 2005

0

Stephen Lynch'den yeni albüm!


En sevdiğim şeylerden biri de, iyi stand-uplar izlemektir. Comedy Central Presents isimli seri de bunu hakkıyla yerine getiriyor. Bu seride karşılaştığım Stephen Lynch'in durumu biraz ilginç. Çünkü uzun zamandır izlediğim stand-upların hiçbirine benzemiyor. Genelde belden aşağı espirileri pek sevmem, çok yavanlardır; sonuçta pek konuşulmayan şeyler olduğundan ne söyleseler insana komik gelir zaten fakat Stephen'in yorumu gerçekten çok değişik. Zaten tipi de bu tür esprileri yumuşatmak için biçilmiş kaftan. Eğer edinebiliyorsanız, piyasada 3 albümü ve bir dvdsi var. Albümleri cd ve mp3 olarak satın alınabiliyor (amazon ve itunes'dan). Eğer bulabilirseniz Comedy Central Presents'e çıktığı bölümü mutlaka izleyin, dvdleri yok galiba bu serinin; gerçekten kötü.
Kısa bir tanıtımdan sonra albümüne geçelim. Geçen ay başı çıkartmış bu albümü Stephen, bense geçen aylarda ilgimi başka bir yöne kanalize ettiğimden resmen kopmuşum dünyadan; farkında değilim. The Craig Machine adını verdiği son albümünde 14 şarkı var. Bir an önce dinlemek için sabırsızlanıyorum. Dinleyince tabii ki buraya nasıl bulduğumu yazacağım. Eğer siz de biraz gülmek istiyorsanız, İngilizce biliyorsanız; bu adama bir şans tanıyın, birşey kaybetmezsiniz. Dediğim gibi Comedy Central Presents özel programı ile başlayıp, önceki albümleri "A little bit Special" ve "Super Hero"'yu dinleyip, dvdsi "Live at the El Rey"'i izleyebilirsiniz. Gitarla nasıl stand-up yapılıyormuş görmelisiniz..

20 Kasım 2005

2

Blog sayfamın gidişatı..


Bugün blog sayfamla ilgili bir karar verdim. Bir süredir düşünüyordum, sadece oyun sayfası mı olmalı, yoksa sadece bana özel bir sayfa mı? Oyun sayfası olsa, birkaç kişilik bir takımla çalışabilirdik, oldukça güzel de olabilir di ama ben özel bir sayfa olmasını istiyorum. Dolayısıyla burada oynadıklarım, yaşadıklarım, dinlediklerim, izlediklerim ve de hissettiklerimden birer parça bulacaksınız. Zaman zaman saçmalarım belki, belli olmaz ama takip etmeye devam edin lütfen; birgün mutlaka ilginizi çekecek birşeyler bulursunuz.. :)

19 Kasım 2005

0

Black & White 2



Bayram öncesi yüklediğim Black & White 2, yine bayram öncesi bitti, gitti. Bilmeyenler olabilir, B&W 2, bir bilgisayar oyunu. Amiga zamanlarının efsane tasarımcısı Peter Molyneux tarafından çıkartılan bu oyun eskilerden Populous tadını taşıyor. Kabaca anlatmak gerkirse, oyunda bir Tanrı'yı oynuyoruz. Ve bizi temsil eden bir hayvanımız var. Ona iyi-kötü şeyleri öğretiyoruz ve o da bize yardımcı oluyor. İlk oyundaki o insanı sinir eden yaratıkla uğraşma seansları tamamen yok olmuş bu oldukça iyi. Ayrıca yaratığımızın neleri yapıp neleri yapmayacağını görebildiğimiz bir menü de koymuşlar. Aaa, evet bir menümüz var artık. (İlkinde yoktu.) Bina yapımı, büyüler, ve yeni bina alımları için kullandığımız bir menü var. Tabi menüsüz de inşaat ve büyü yapabiliyoruz ilk oyundaki gibi ama o kadar kasmaya gerek yok. Grafikleri oldukça beğendim, ilk oyundaki gibi kasmıyor makineyi; ekran kartı driverlarını update etmeniz gerekebilir sadece ama beni oldukça memnun etti, FEAR'ın grafiklerinden bile güzel duruyor koca ada. Savaş sistemi getirilmiş oyuna fakat oldukça kullanışsız bence, bayrak tıkla gönder filan uğraşmak zor, ben iyi olarak bitirdim oyunu ve gerçekten çok kolay bitiyor oyun. İyi taraf olarak tek yaptığınız kendinizi korumak ve diğer şehirleri ele geçirmek için bina yapmak. Ayrıca her bölümde ufak tefek oyunlar da mevcut. İlk B&W'deki deli denizciler hala başımıza dert oluyor. Bazı şeylere dikkat edince su gibi geçip bitiyor oyun zaten. Bilmiyorum neden bu kadar kısa belki çok fazla yenilik olamayacağındandır.

Resimleri ben çektim, yukarıda benim hayvancığın milleti eğlendirirken ve bundan yorgun düşmüş uyurken resimlerini görebilirsiniz. Yanda ise yaptığım şehirlerden biri var. Sağ tarafta ki uydu kent, şehir merkezine uzak olsa da, insanlar oldukça mutlular.. Ayrıca sistemim çok da iyi olmasa bile grafikler oldukça güzel.

Oyunun sitesi..
2

Açılış

Açılışı böyle bir başlıkla yapmak gerçekten kötü ama, bir yerden başlamak gerekiyor...